ALL yann tiersen

Arkalardan belkide çok derinlerden bir yerden uğultuyla karışık gelen sesi duyabildiniz mi? Kuş, su, bisiklet ve çocuk seslerinin karışımı bir şey… Bu bence bir ayrıntı değil, iyi dinleyin! Sanki içimizde yarım kalmış çocukluğumuzun sesi… Müziğin sözleri olmuş adeta, Tiersen’a eşlik ediyorlar…Bekle!!! Elimi sımsıkı tut, haydi aşağıya doğru hızlıca koşuyoruz… Hey Dikkat et… Yavaş olamaz mısın ? Duyamıyorum seni!!
İşte Yann Tiersen’i bundan dolayı seviyorum. İnsanın kalbine renkli fırça darbeleriyle dokunuyor. Öyle ki en kötü gününüzü bile bir an en mutlu ve en güzel güne çevirebiliyor..Teşekkürler Yann Tiersen, benim gibi sıradan bir insanı mutlu ettiğin için…

Share Button

Lisboa’18

Hayatımda her bir durak, sanki yeni bir hedefmiş gibi, birinin doruğuna tırmandıkça diğerinin gölgesini görüyorum ve oraya da varmak için can atıyorum. Biliyorum, hayatımdaki en mükemmel fotoğraf karesini henüz yakalamadım, o en renkli gökkuşağının altından geçmedim, kuzey ışıklarına karşı uzanıp gökyüzünün en görkemli müzikalini izlemedim, Sakura mevsiminde Tokyo’nun pespembe masalsı diyarında kaybolmadım, Afrika’nın bir köyünde çocuklarla birlikte mutluluğun en güzel resmini çizmedim. Dünyanın en masum ve en küçük elini tutmadım. Aktif bir yanardağın üstünden heyecanla drone uçurmadım… Bu ve bunun gibi hayatıma renk katan yol arkadaşımla birlikte henüz uzun bir yolculuğa çıkmadım…

Gökyüzü hâlâ mavi, bulutlar alabildiğine beyaz. Yaşamak her şeye rağmen ümitli ve güzel… Biliyorum, görülecek daha nice günler, ayak basılacak nice ülkeler ve okunacak nice kitaplar var. Bitsin şu lüzumsuz kavgalar!!! Bitsin ki tadına varalım dünyanın: Yemyeşil çayırların, Masmavi gökyüzünün ve Bembeyaz bulutların…


Evet bu şarkı çok uzak diyarlardan İber yarımadasından… Portekizden… İsmi “Fado”…Kelime anlamı “Kader” demekmiş, Portekizlileri biliyorsunuz denizci bir millet ve eskiden bir denizci yelken aldığında en az 1 yıl gelmezmiş o nedenle de birbirlerini özleyen insanlar, duygusal güzel şiirler yazarlarmış. O güzel şiirlerin de böyle ağıt şeklinde okunmasına da Fado demişler.  Bugün Lizbon’da birçok taverna benzeri kafeler de bu tür müzikler çalmakta…

Portekiz…

Dünyayı gezdikçe illaki bir ülkenin bir tarafını çok seviyorsunuz. Bunlar: gittiğiniz yerin mimarisi, kültürü, dili, müziği, yemekleri kısacası her şeyi olabiliyor… Ama benim Portekiz ile olan münasebetim biraz farklı galiba. Kelimenin İngilizce sesli okunuşu “Portugal”, sizce de hem Portekiz’i hem de Portakal andırmıyor mu? Bu tesadüf olmamalı herhalde deyip araştırdım. Tarihi kaynaklarda Portakal, Avrupa’da ilk kez Roma İmp. Döneminde görülmüş. Roma İmp. Çöktükten sonra da bu meyve yüzyıllarca unutulmuş. Taaa ki Endülüs Emevilerine kadar… Fetihle birlikte Narenciye tekrardan Avrupa’da yayılmaya başlamış. O zamanlarda Portekizliler bu ekşi meyveye “Laranja” İngilizler de “Orange” demişler.  16 yy gelindiğinde Portekizli Vasco da Gama Ümit Burnu’nu geçip Tamil Krallığına ulaşmış, bugünkü Hindistan ile baharat ticaretini başlatmış… Avrupa,  tatlı portakal cinsi Citrus ile o yıllarda tanışmış. Çok sevilen bu meyve İspanya ve Portekiz de birçok evlerin bahçelerinde ekilmeye başlamış.  Birçok millet de, bu tatlı(Citrus) ve ekşi meyveyi (Naranj) birbirinden ayırmak için yeni isimler vermiş. Fransızlar: “Portugal”, Türkler de: “Portakal” demiş.  Evet günümüz portakalının, Portekizliler ile ses benzerliğinden öte aralarında tarihi bir ilişkinin de olduğunu unutmamak gerekir.

Şimdi de biraz fotoğraflar üzerinden şehri gezelim: İstanbul, Roma ve Lizbon’nun da ortak özelliği 7 tepeli olmalarıdır…

 

1525 Belem kulesi…
16 yy. da Vasco Da Gama anısına denizcilerin şehre girişlerini kutlamak amaçlı Kral Manuel tarzında yani Barok ve Gotik tarzda inşaa edilmiş. Lakin daha sonraları kule; fener, gümrük ve hapishane olarak kullanılmış. 1983’de UNESCO dünya mirası listesine girmiş.  İkinci Fotoğrafı soracak olursanız, Brezilyalı bir bayan beni de çeker misin dedi Ben de zaten bir model arıyordum dedim, tabii bloguma koymak için iznimi aldım 🙂 

Tarihte en uzun yaşayan diktatör Portekizli Salazar, 1960 yılında Kaşif Henry’nin 500. Yıl Ölümü anısına, bu anıtı yaptırmış. Anıt 53 Metre yüksekliğinde ve güneye bakıyor yani Portekiz’in sömürge devletlerine…  O yıllara bakarsanız özellikle 1900 – 1950 yıları arasında faşist mimari dünyaya hakimmiş ve bu anıtta faşist bir mimari tarzda yapılmış.  Ülkemizdeki bir örneği de Fatih Lalelideki İstanbul Üniversitesi Fen edebiyat fakültesi…

25 Nisan köprüsü, San Francisco’daki Golden Gate köprüsünün mimarları tarafından  tasarlanmış.

Rossio meydanı. Her ne kadar çok görkemli ve şık gözükse de zamanın da burada çokça idamlar ve boğa güreşleri olmuş. Kaldırım desenleri eminim sizin de dikkatinizi çekmiştir…. Rivayete göre beyaz döşemeler haçlı ordusunu, siyah döşemeler de kargaları simgeliyormuş. İçinizden benim gibi neden “Karga” diyebilirsiniz, bildiğiniz üzere her bir ülkenin koruyucu azizi var. Portekiz’in koruyucu aziz’i olan Wilsente’nin de mezarını kargaların koruduğuna inanılıyor. Bundan dolayıda kargaları temsilen siyah tercih edilmiş.Yani kaldırımlar iki koruyucu gücün simgesi.(Çok inandırıcı olmasa da 🙂 )

Jeronimos Manastır’ı Vasgo Gama’nın dönüşü anısına baharat ticaretinden elde edilen gelirin %5 ile yapılmış (Artık tüm geliri siz düşünün). Yine Belem kulesi gibi Melez bir mimariye sahip. Dışarıdan dantel işlemesi gibi harika bir görünümü var. Manastır, deniz kıyısına yakın yapılmış olmasına rağmen denizin çekilmesiyle birlikte araya iki kocaman yol, büyük bir anıt, park ve bir tane de müze sığmış…  

Belem pastanesi (since 1837)
 Bakmayın dışardan küçük olduğuna içerisi devasa  bir müze. Ben de her bir turist gibi sabah kahvaltısını burada yaptım. Antep’in katmerine benzeyen kaymaklı kurabiyesini tattım. Tarifini şuan 3 kişi biliyormuş (Bu gizlilikte meşhur oldu 🙂 ). Bugün günümüze kadar kurabiyenin tarifini gizli tutmayı başarmışlar hatta tarifini bilen üç kişinin aynı kazada ölmemesi için aynı araçla seyahat bile etmiyorlarmış. Pastanede bu kurabiyeden günde ortalama 40 bin adet satılıyormuş. Adet bilgisini bilerek paylaştım bilirsiniz klasik Türk insanının kolay yoldan zengin olma hesabıdır bu: Günde 40 bin adet olsa çarpı 1 Euro çarpı 30 gün dersek…  Yuppii zengin olduk… 😉

Wall ArtSarı TramvayTicaret Meydanı

Dünyanın neresinde olursak olalım, geceleyin, şehir ışıklarının ve bulutlarının olmadığı bir vakit, özel bir fanustan aynı sonsuz boşluğa baktığımızı unutmayalım.

Kendinize iyi bakın…

Gürkan
Lisboa’18

Share Button

Yeşil İrlanda (Eire)

Neredeyim ve nasılım? Ne çok soru var değil mi akıllarda…

İnsan en çok yoldayken büyüyor. Kendisini, özgürlüğünü, kimsenin kimseye ait olmayışını bir tek o zaman anlıyor. İnanın bana bu, biyolojik olarak bile böyle. Büyüme ve ritim (melatonin, hipofiz) hormonlarımız biz uyurken, çevremizde hiç kimsecikler yokken salgılanmaya başlıyor. Tıpkı evimizde yetiştirdiğimiz süs bitkileri gibi çiçeklerini geceleyin açıyorlar ve bizler de geceleyin büyüyoruz. Yalnızken ve tek başımızayken olgunlaşıyoruz…

Yeşil İRLANDA (EİRE)

Bence yaşadığımız yerin, sanatını, heykellerini, yemeklerini, şarkılarını, siyasetini ve daha nicesini anlamak için biraz da o ülkenin tarihini bilmek gerekiyor. İşte dünyanız tam da o zaman genişlemeye başlıyor. Sizde de öyle miydi bilmiyorum, çocukken, en köklü ya da en yüce medeniyet hep Osmanlı diye düşünüyordum. Efsaneler, gizemli olaylar vs. hep bizleri bir başka millete karşı önemliymiş gibi göstermedi mi? İlkokul 1. sınıfta ilk dünya atlası haritası ile karşılaştığımda Türkiye’yi bulamadığım da ve sonra bulup da bu kadar küçük olmasına pek bir anlam verememiş hatta üzülmüştüm. Sonra büyük atlas haritasına inanmayıp, eski ders kitaplarının arkasındaki Türkiye’nin siyasi haritasını babama gösterip “Ama bak biz burada kocamanız” dediğimi hatırlıyorum. Ne bileyim Osmanlıydı bu sonuçta…7 cihana hükmetmiş bir imparatorluk değil miydi, daha sonra Atatürk düşmanları denize dökmemiş miydi? Bir çocuğun gözünde nasıl bu kadar küçük olabilirdik ki… Galiba o an dünyam büyümüştü, çok da özel olmadığımızı ve bizim gibi nice büyük medeniyetlerin olduğunu o gün anlamıştım…

O nedenle gittiğim her ülkenin öncesinde biraz tarihini araştırıyorum. Biraz sıkıcı biliyorum ama inşallah okurken siz sıkılmazsınız. Bir an kendimi iğne yapan hemşire gibi hissettim. Okurken Acımayacak söz 🙂 Evett parmakları çıtlatalım ve biraz da bu medeniyetin tarihini konuşalım 🙂

Bugünkü İngiltere adasında, M.Ö yıllarda Kelt adında bir topluluk yaşarmış. Yani bugünkü İrlandalıların, İskoçyalıların ve de Galyalıların atası… M.S. 375 yılında tüm Avrupa’yı birbirine katacak bir hadise yaşanır. “Kavimler Göçü”… Bu göç tarihte o kadar etkili olmuştur ki: Bugünkü Avrupa devletlerini oluşturmuş, Roma İmparatorluğunu ikiye bölmüş ve İlk Çağı kapatıp, Orta Çağı başlatmıştır. “Cermenler”, “Normanlar”, “Gotlar”, “Franklar”, “AngloSaksonlar” dediğimiz kavimler batı Avrupa’ya yerleşmişlerdir. İçlerinden AngloSakonlar İngiltere adasının güneyine yerleşirler. Durum böyle olunca da Keltler kuzey ve bugünkü İrlanda bölgesine doğru göç etmek zorunda kalmışlar. Zaten İngiltere de ismini bu kabileden almıştır “Anglo of Land” (Eng of Land).  M.S. 400 yılına geldiğimizde Pagan inancı hâkimken, Aziz Patrick’in adaya gelmesiyle Hristanlığa geçerler. (İşte 17 Martta kutlanılan St. Patrick bu’dur…) MS 800 yıllarında Vikingler adayı işgal eder. Fakat adanın sadece güney taraflarını işgal ederler ardından çok uzun süre geçmeden de terk ederler (İşte Danimarka ile İrlanda arasındaki ezeli rekabet buradan gelir)… 11. Yüzyıla geldiğimizde bu sefer de İngiltere adasını Normanlar işgal eder. Normanlar bugünkü İskandinav ve Fransız toplumunu oluşturan kavim diyebiliriz. Anglosaksonlar ise Cermen asıllı bugünkü Almanlar’dır. İşte bu iki halkın birleşmesi, İngiltere’nin hem yönetimini hem de dilini değiştirmiştir. (Bugünkü İngilizcenin temeli o yıllarda atılmıştır). 14 yy gelindiğinde önemli bir olay daha olur, İngiltere kralı Roma Katolik kilisesinin siyasi baskılarından kurtulmak için Protestanlığı seçer… İngilizler, Galliler ve İskoçlar da bu sebeple Protestan olurlar. Ancak İrlandalılar, Katolik kilisesine bağlı kalmayı tercih ederek yüzyıllar boyunca sürecek mezhep çatışmalarının da temelini atmış olur. 16 yy İngiltere ve İskoçya birleşerek Büyük Britanya Birleşik krallığını kurarlar. İrlanda bu krallığın kolonisi olur ve tarım ülkesi haline dönüştürülür. 1845 yıllarında büyük bir kıtlık baş gösterir. Açlık yüzünden milyonlarca İrlandalı ABD ve diğer ülkelere göç etmek zorunda kalır. Nüfus bir anda, 8 milyondan 4,5 milyona düşer. Gaelce dilinin kullanımı azalır ve çoğunluk İngilizceyi ana dili olarak kullanmaya başlar. Bu büyük kıtlık döneminde İngiltere’den hiçbir yardım görmeyen İrlandalılar büyük dersler çıkarır ve İngiltere’ye karşı 1916’da İrlanda cumhuriyet ordusunu (IRA) kurarak, şehir gerilla savaşını başlatır. İngiltere Başbakanı David Lloyd, Kuzey ve Güney olmak üzere iki parlamento kurar, ipleri elinde tutmaya çalışır ancak Güney İrlanda parlamentosu İngilizlere ödün vermeyi kabul etmez ve 1921’de ada resmen ikiye bölünmüş olur. 1937’de de yeni anayasa ile devletin ismine “EİRE” adı verilir (Eski Kelt topluluğundaki adıdır). Yakın bir zamanda da (2005 yılında)  IRA silahını bıraktığını ilan eder.

Evet, çok kısacık tarihi brief bitti umarım acımamıştır 🙂

Etimolojik Olarak “Dublin”

Dublin kelimesi “Dub” + “linn” 2 Gaelic kelimesinden türemiştir, anlamı ise “Siyah” + “Havuz” manasına gelmektedir. Bir nevi bataklık denilebilir. Esasen şehir eski bir yerleşim yeri olmasına rağmen bugünkü Dublin 1600’lü yıllarda inşaa edilmiştir. Meşhur Liffey nehrinin kıyıları başta olmak üzere birçok kıyı şeridi o yıllarda ıslah edilmiştir… Bunlardan en meşhuru Temple bölgesidir. Tarihe göre bu bölgenin ıslah edilmesinde büyük rol oynayan Trinity College müdürü William Temple’mış. Şuan evinin olduğu mekân Meşhur Temple Bar’dır. Bölge adının da Temple olması nedeniyle cadde üzerinde hemen hemen her şey onun ismini almış diyebilirim: Temple Hotel, Temple Restoran, Temple eczane gibi… Bu zamana kadar bu yönüyle Dublin’e benzettiğim bir başka şehir ise Berlin’dir diyebilirim. Bildiğiniz üzere “Berl” kelimesi de bataklık anlamına geliyor ve belkide bu sebepten ki: Pembe Doğal gaz boru hatları şehrin altından değil, üstünden döşenmiştir 🙂 . O zamanki rehberin yalancısıyım 🙂

 Cafeler – Barlar

Burada İstanbul gibi her köşe başında karşılaşacağınız bir kafe, bistro yok onun yerine meşhur Irish Publar var. Dolayısıyla kahve içmek için bile insanlar Pub’ları tercih ediyorlar. Öncesinden uyarayım. Irish Coffee dedikleri kahveyi de viski ile birlikte karıştırıp ikram ediyorlar. Eğer alkol almıyorsanız Publarda hiç bir şey içmeyin derim. Sonra bu kahve beni niye çarptı dersiniz 🙂

Ülkenin en önemli ihracat ürünü hayvancılık, Guinness marka birası ve Jameson adında ünlü viskisi… Tabiii Guinness demişken meşhur Guinness Rekorlar kitabının, bu bira markası ile ilgisinin olduğunu da söylemem gerek… 1950’lerde insanlar Pub’larda içip-içip en iyi atıcı benim, en hızlı av kuşu şudur, yok budur diye kavga ederlermiş. Şirketin başındakiler de bunu bir ihtiyaç görüp, kitap haline getirip Pub’lara dağıtmışlar. İşte o gün bu gündür, oradaki kitaba ismimizi yazdırmaya çalışıyoruz 🙂

Sosyal Durumlar

İngilizleri bilmiyorum ama İrlandalılar baya cana yakın bir millet. Bisiklet sürerken, kaldırımda yürürken bile etkileşime geçmeniz çok kolay, sadece göz göze gelmeniz yeterli, hemen tebessüm ederek “Merhaba Günaydın” diyorlar… Bu durum biz de olsa herhalde “Hayırdır birader ya da birine mi benzettin kardeş” 🙂 diye karşılık veririz. Açıkçası bunu diğer Avrupa ülkelerinde pek görmedim diyebilirim. Gelelim İrlanda kızlarına :)… Birincisi kızıl falan değiller bence… Tamamen sarışınlar ve sanki belli bir grubu, aynı anneden çıkmış gibi birbirlerine çok benziyorlar… Hatta İrlanda’ya gelişimin 2. günün de sanki aynı insanları 2-3 defa görüyor gibiydim. Bir durak öncesinde otobüsten inen kızı, bir durak sonra tekrar binerken görünce insan kendi kendine “Truman Show mu bu!” ya da “Pardon ikiziniz önceki durakta indi” dedirtecek cinsten düşündürüyordu 🙂 Bu durumu tam çözemesem de tarihte buna benzer efsaneler de dolaşıyor. Evetttt İrlanda ile ilgili bilmeniz gereken bir başka şey ise Leprechaunlar… Diğer bir ifadeyle elf’ler de denilebilir. Rivayet o dur ki Keltler adaya gelmeden önce burada Leprechaunlar yaşarmış. Boyları kısa ve zengin bir toplulukmuş. Çoğu ayakkabı işiyle uğraşırmış. Keltler gelince de bu halk, altınlarını gömmüş ve kaybolmuş… O zamanın insanları bu küçük ve cüce insanları ara ara görürlermiş. Efsaneye göre de gökkuşağı çıktığında bu insanlar görünüverirmiş. Hatırlarsanız, çizgi filmlerde gökkuşağın sonunda elinde altın kesesiyle bekleyen Sakallı cüce adamlar olurdu… İşte onlar Leprechaunlar’mış… Sizi bilmiyorum ama arada sırada bana gözüken, birbirine benzeyen insanlar acaba Leprechaun mi diye düşünüyorum… “Heyyyy! Altınları nereye gömdünüz” diye arkalarından bağırasım geliyor… 🙂

Bu bölüm biraz tarihi ve magical olaylardan oluştu. Bir dahaki sefere İrlanda ve çevresinden bahsederim 😉

Sağlıkla kalın…

Gürkan
Dublin’18

Share Button

Yaşamak ve Büyümek

(Video Teması: İşte İnsan…; Müzik: Gustavo Santaolalla – Pajaros; Yer: Dublin )

Son günlerde düşünüyordum, sanırım ne kadar çok insan tanırsanız dünyayı o kadar anlıyorsunuz, onca insanı, onların yaptıkları seçimleri, huylarını az çok tahmin edebiliyorsunuz. Benim annem çok başarılı bu konuda, eskiden ne zaman eve misafir bir arkadaşımı getirsem, hmm şu çocuk böyle ya da şöyle derdi, bende anne daha tanıyalı 10 dakika oldu nasıl bilebilirsin ki dediğim de anneler hisseder derdi.

Sanırım insan büyüdüğünü ilk kez etrafındaki insanların kendisinden farklı olmadığını onların da sadece insan olduğunu anladığında anlıyor. Kendi anne babamın da aslında benden çok farklı olmadığını hissettiğimde çok garip hissetmiştim, onlar hep ne biliim anne ve babaydı işte, doğaüstü şeylerdi sokakta ki insanlardan farklı… Sonra buraya geldim ve yüzlerce farklı yaşam gördüm ve bazen öyle yaşamlar gördüm ki kendimi çok şanslı hissettim ve onların yaşadıklarını yaşasaydım böyle bir ortamda büyüseydim nasıl olacağımı düşündüm… Dünyada binlerce farklı yaşam var ve zaman akıp geçiyor işte, bana motivasyon sağlayan tek şey ise ileride kendi ailemi kurup bana sunulan imkânları onlara da sunabilmek, daha iyi bir yasam (daha zengin ya da daha büyük olması şart değil) sadece mutlu bir yasam sunabilmek istiyorum. Hepsi bu…

Share Button

Yeni Macera…


Nerede ve nasıl yaşadığımız değil de hayata nasıl baktığımız, içimizde neler taşıdığımız daha önemli bence…

Share Button

Hangi Alanda Yaşıyoruz?

 

Bazen hayatıma bakıyorum… Tavuklardan tek farkımız: Farklı zekada aynı hayatı yaşıyor olmamız. Günün ilk ışığında, servise binip işlerimize yetişip, kafa sallayıp, günün batan ışığında kümeslerimize geri dönüyoruz. İnanın bu dediğimi tavuklar da yapıyor… Sosyal hayatımız ise; birbirinden farklı kafelerde takılmak, AVM lerde vakit geçirmek ve bütün bunları sosyal medyada paylaşmak… Galiba bir bunu tavuklar yapamıyor çünkü onların sallayacak kuyrukları yok!

Konfor alanının içinde kendimizi sürekli tekrar etmiyor muyuz? Tecrübe dediğimiz şey: Sadece cv de yazan yıl ve ay dan mı ibaret? Sosyal olmak için, toplum önünde siyaset ve futbol mu konuşmak gerek?  Patronunuzun dayattığı hedeflere ulaşmak sizi gerçekten de başarılı kılıyor mu ve her şeyden önemlisi yaşadığınız bu hayattan mutlu musunuz?

Hayat değerleriniz bazen özgürlüğünüze çeper olur, kıramadığınız kabuğun arasında sıkışıp kalırsınız. Konfor alanında yaşamak size güven verebilir, ama hayatınızın kariyer basamakları sizin Gelişim Alanınızdadır her zaman.

Konfor alanı insanların hedeflerini gerçekleştirmesine engel olan, bireylerin etrafa, çevresindeki olaylara karşı farkındalığını azaltan, kişiyi tatlı tatlı hapseden bir alandır. Evet konfor alanı güven verir, fakat zamanla yeteneklerimizi köreltir ve tam anlamıyla pas tutmamıza neden olur. Bu alandan çıkmanın anahtarı ise cesarettir. İlk başta korkabilirsiniz hatta hemen rutininize dönüp konfor alanınıza kaçmak isteyebilirsiniz. Ancak düşünün her seferinde ringdeki köşemize çekilseydik hiçbir maçın kazananı olamazdık. İlk kez yaptığımız bir yemek beğenilmedi diye vazgeçseydik bugün hep dışarıda yemek yemek zorunda kalırdık. Kendi çeperlerimizden sıyrılıp mağlup etmek gerekir bazen kendimizi. İşgali mümkün bu alanın içinde kendimizi tekrarlamaktan öte yollar da var. İnanın, başlarda su çok soğuk ama girince alışıyorsunuz!

Unutmadan, bu yeni dünya düzeninde kimse bir şey bilmiyor. Eğer bir hedefiniz var ise onu korumalısınız… Sizi küçümseyen size inanmayan insanları önemsemeyin. Kimsenin size “Sen Yapamazsın” demesine müsaade etmeyin. Haydi hayaller kuralım ve onu gerçekleştirmek için korkularımızla yüzleşelim…

 

Share Button

Duygusal Memleketlerimiz….

Bazen bir yere ait olmayışımı düşünürüm. Nerelisin? sorusu, benim için anlamsız bir sual galiba. Ama ısrar ederseniz benim için iki cevabı var: Kimlikte yazanı mı soruyorsun yoksa şuan hissettiğimi mi … Çünkü keyif aldığım her an, her saat değişen bir duygu nereli olduğum. Örneğin: Hasanpaşa hanında kahvaltı yaparken sorarsanız size Diyarbakırlıyım derim. Ayder yaylasına çıkıp, yeşil ve mavinin arasında çayımı yudumlarken sorarsanız size Karadenizliyim derim. Kapadokya’da kırmızı balonlara tutunmuş uçuyorsam, ben şu giden buluttanım derim.  Kısacası bulunduğum anın tadını çıkarmaya çalışan bir insanım işte, nereli olduğum çok mu önemli….

Haber kanallarından izlediğimiz kadarıyla bildiğimiz, güneydoğuyu gezmeye gittiğimizde nedense hep şaşırıyoruz. Çünkü oraya gittiğimizde fark ediyoruz; onlar, sizlerin düşündüğü gibi düşünmüyor, davrandığı gibi davranmıyor ve baktığı gibi bakmıyordu…. Galiba biz en çok buna şaşırıyorduk… Peki ya ne zannediyorduk… Medeniyetin temellerinin atıldığı, ilk yazıdan tutun da tarihteki ilk üniversiteye kadar birçok uygarlığa beşiklik eden, bu topraklarda yaşamış ve yaşayan insanlara, medeniyeti ve kültürü biz mi götürecektik !!

(Hasanpaşa Hanı, Hasankeyf ve Kral Hasan (Umarım öyledir 🙂 ) )

Geçen gün çok sevdiğim birisinin, güneydoğuya seyahat ettiğini duydum, yakın çevresiyle yaptığı sohbete biraz kulak kabartıp dinlemeye çalıştım. Bu arada, gizlice dinlemek, ayıp bir şey galiba 😊 Şu hayatta neyin ayıp olup/olmadığını bir türlü çözemedim 😊 yok yani bir sürü parametri var: çocukluğumdan beri: “zamana, mekâna, yaşa” göre sürekli değişiyor…Bir de bunların derecesi var tabii: Ayıp, Çok Ayıp, Aaaa Çok Ayıp falan diye de gidiyor…Galiba bu ayıp kategorisine giriyor 🙂 Çenem düştü yine 😀 …Neyse…. Kulak kabartsam da zaten tam duyamadım. Ama hayal ettim kendimce oracıkta 😊 Dedim ki: Önceee, Meşhur Hasanpaşa Hanı’nda güzel bir kahvaltı ile güne başlamıştır, sonra birbir camileri, kiliseleri, türbeleri, çarşıları, ziyaret etmiştir. Heyecanlı bir şekilde, yöre halkının esnafıyla ve küçük çocuklarıyla sohbet etmiştir, dizler tutmamaya başlayınca da biraz dinlenmek için gösterişli olmayan ama oranın özel bir kafesinde soluklanıp kaçak dediğimiz iyi demlenmiş çayı içmiştir. Çayını yudumlarken kulağına ilişen müziğin sözlerini anlamasa da ufak bir tebessüm edip, uzaklara dalmıştır… Kısacası birkaç günlüğüne de olsa tam bir Güneydoğulu olmuştur…Ben böyle hayal etsem de, onun gözlerinden anladığım kadarıyla bir kültürü tanımak: En saf, en insancıl duygular ile ona dokunmak, hissetmek ve keşfetmek demekti… Bu, benim onda gördüğüm en güzel yaşama sevinciydi… 😉 

———–

(Fotoğraf: Bisiklet turundan)

Diyarbakırlı  Ahmet Arif’in şiir kitabıyla ilk kez ilkokulda tanıştım… Eski bir kasetten onun kendi sesiyle kaydettiği şiirlerini galiba o zamandan beri dinlerim: Hasretinten prangalar eskittim, Anadolu, Terketmedi Sevdan Beni, Adiloş Bebenin Ninnisi, Otuzüç Kurşun ve daha nicesini… 

Anadolu
Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?…


 

Share Button

İçimdeki Ben

Kendime bir hedef koyduğum zaman, çoğu kez kafamın içinde bir benlik oluşuyor. Kendine güveni tam, baskıcı değil ama hırslı ve belki de biraz ısrarcı biri olabilir. Hedeflerimi gerçekleştirmem için o kafamın içinde benimle konuşuyor, hatta bana kendi adımla sesleniyor, beni motive ediyor. “Şöyle yapmalısın Gürkan, dayanmalısın Gürkan” gibi. Sanırım ortaokuldan beri orada ve gerektiğinde ortaya çıkıyor, aslında ona ihtiyacım olduğunda ben çağırıyorum demek daha doğru. Sanki tamamen bilinçli yaratılan ve ihtiyaç duyulduğunda aktive olan bir otokontrol mekanizması. Çoğu insanın zihninde farklı şekillerde olduğunu tahmin ediyorum. Eminim ki; kimisinde, ölmüş büyükannesi, babası, ya da bende olduğu gibi kişinin Kendisi…Belki ki de Tanrı veya Allah…

Asıl kafamı kurcalayan, bu yardımcı olan otokontrol mekanizmasını beynimiz nasıl ve neden oluşturuyor, onun karakterini nasıl belirliyor? Acaba o da bizimle birlikte büyüyüp gelişiyor mu yoksa aslında o bir duyguyu mu temsil ediyor? Kendi örneğimdeki gibi; acaba ortaokuldaki hali ile bugünkü hali bir mi?  Hani nasıl mutluluk duygusunun hissi değişmez, sadece mutlu olduğunuz şeyler değişir, acaba kafamızda yarattığımız otokontrol mekanizması da bir bakıma his mi? Belki de çevremizden farkında olmadan aldığımız bir tür enerjidir, ne dersiniz 😉

Share Button

Knime Giriş

Bir işi yarım bırakmayı sevmiyorum

İş yerinde, Mart-Nisan ayları arasında İç Piyasa Fon Kullandırım projesine dahil oldum. Projedeki amacım, değişkenlerin belge kontrol süresi üzerindeki etkisini ölçmekti; yani hangi değişken, belge kontrol süresi üzerinde ne kadar etkiliydi, anlamak istiyorduk. Tabi tasarım model aslında belliydi, benden istenen ise sadece veriler ile bunu desteklemekti. Bunun için de gerekli olan, veri seti ve genel iş akışıydı. (Genel iş akışının altını çiziyorum çünkü doğru bir model kurduysanız işin alt detayını zaten çıkan çıktılardan sonra araştırmanız gerekir 😉)  Onun için çok fazla gerekli olmayan iş bilgisiyle de kafamı karıştırmak istemedim.  Gel zaman, git zaman bunu çeşitli departmanlara danışarak regresyon ile yapabileceğimize karar verdik. Ben de oturdum, çoklu değişkenli regresyon yöntemiyle SPSS de bunu ispatlamak için çalışmalara başladım. Akşamları her gün 1-2 saatimi youtube’da SPSS videolarına ve ders kaynaklarına ayırmaya başladım. 2 ay boyunca veri setimize ne tür taklalar attırırsak attıralım R square’de %10 geçemedik 😀 Tabi 2 ay emek verip, ulaştığımız sonuç: Regresyon ile bu verilerin analiz edilemeyeceği gerçeğiydi. Evet, tüm yenilginin faturasını kendime kestim çünkü numeric değişkenlerden oluşmayan data seti ile regresyon analizinin sonuç üretmesi zaten beklenemezdi (Lojistik regresyon hariç). Bundan sonrası için alternatif yöntemler pek de düşünülmeden, başarısızlığın nedenine veri eksikliği yazılıp, projenin analiz kısmı kapatılmıştı. Lakin benim tarafımda henüz kapanmamıştı 😊 Eğer elinizde string/flag/kategorik gibi değişkenleriniz ağırlıklı ise R square’in %10 da kalması zaten çok normaldi. Hatta bu bile bir başarıydı 😉  Tabii bunu temmuz ayında Y. Lisans’ın Big Data dersinde anladım. Bu tarz dataların classification algoritmalar ile çözülmesi gerekiyordu.  

Knime Giriş

Okunuşu Naym’dır. Alman lisanslı olduğundan Nayn (Nein) diye espri yapmaya çalışanlar olabiliyor, siz boşverin onları, tebessüm edin, geçin. 😊

Knime programı, veri madenciliği programları arasında çok popüler olmasa da geleceği oldukça parlak bence. Programın kullanımının kolay ve ücretsiz olması, onu öne çıkaran en önemli özelliklerden birisi bence…

Örnek üzerinden modelimizi kurar isek:

Modelimizdeki ilk Node’mız XLS File Reader yardımıyla verileri sisteme okutmak. Zaten gerekli seçimleri yapıp, execute ettiğimizde, sistem sizin gösterdiğiniz tüm verileri alacaktır. Burada karşılaşılan genel problem, satır başlıklarını sisteme alırken sorun yaşanabilmektedir. Configure kısmında “Tables contains column names in row Number 1” seçeneğinin işaretli olduğundan emin olmanız gerekir.

Aşağıdaki şekilde Column filter node kullanarak 46 değişkenden, belirlediğimiz 30 değişkene düşürdük. Zaten data type baktığınızda da dataların büyük bir bölümünün string olduğunu görürüz.

Kullanacağımız Random Forest algoritmasının daha iyi sonuç vermesi için, Numeric Binner ile medyanın altında kalanlar için İyi, üstünde kalanlar için de Kötü olarak kategorize edip toplamda 2 tür class oluşturduk.

Verileri, partitioning node yardımıyla %65 train için %35 test için ayırdık. Ama sonrası için veri setindeki dengesiz dağılımları önlemek için smote özelliğini kullanma gereği duyduk.  Aslında açılımına bakarak da ne yapmak istediğimizi çok rahat anlayabilirsiniz. “Synthetic Minority Oversampling Technique” ile dengesiz dağılımın önüne geçmek için sentetik datalar ürettik. Bu şekilde az olan petrol ve benzeri  azınlık gruplar dengelenip, model için daha doğru öğrenme sağladık. Bazı algoritmalar, ZeroR değerine göre performans odaklı davranıp, hiç öğrenme yapmadan da %95’lere varan yüksek sonuçlar üretebiliyor. Dolayısıyla bu gibi durumların önüne geçmek için Knime’ın Smote özelliğini kullandık.

Modelimizde kullandığımız Random Forest algoritması ile %76 bir accuracy elde ettik. Aslında veri setimizde gerekli dönüşüm/manipülasyon yapsaydık %80’lere çıkabileceğimize de eminim.

Confusion matrix bakarsak; Satırlar: Belge kontrol süresi / Sütünler: Prediction edilen sonuçlardır. Aşağıdaki matrix okuyacak olursak; 1545 “İyi” iken biz de “İyi” olarak tahmin etmişiz lakin; 498 “İyi” iken biz “Kötü” olarak tahmin etmişiz.

ROC eğrisinin 0,5’den büyük olması beklenir, yani eğrinin y=x doğrusunun üstünde olması istenir ki bizim kurduğumuz modelde de zaten 0,81 değeri ile gayet başarılıdır.

Peki nedir Random Forest algoritması?

Bu algoritmayı, decision tree algoritmasının altında gruplandırabiliriz. Karar ağacı öğrenmesinde, bir ağaç yapısı oluşturularak ağacın yaprakları seviyesinde sınıf etiketleri ve bu yapraklara giden ve başlangıçtan çıkan kollar ile özellikler üzerinde tek bir ağaç yapısı kurulur. Fakat Random forest algoritmasında ise birden fazla ağaç ilişkisi kurulur. Algoritmanın hesaplanmasında, information gain ve entropy değerleri üzerinden nitelikler oluşturulur. Yani bir değişkenin oluşturacağı bağıntı sayısı ne kadar fazla ise information gain o kadar yüksek, entropy(belirsizlik) değeri de o kadar düşüktür. Information gain yüksek olan değişkenden dallanma başlar. Buna göre de karar ağacı oluşturulur. Fakat ben, Knime da simple tree yapısına bakmak yerine split değerine bakıyorum çünkü bir değişken ne kadar çok split edilmiş ise information gain de o kadar yüksektir yorumunu yapıyorum.

Sonuç olarak: Aşağıdaki şekilde de gösterildiği üzere: %76 accuracy ile “Mal Cinsi Üst Kategorisi” 29 split değerine göre “Belge kontrol süresini” en çok etkileyen değişkenimizdir. En başta da belirttiğim üzere, Mal Cinsinin, belge kontrol süresini en çok etkileyen değişken olmasını bekliyorduk, öyle de oldu 🙂 

(Özetle: Yarım kalan proje Ağustos ayında tamamlanmıştır 😊)

Kendime Not:
Bazen, sorunların üstesinden gelmek için zamana ihtiyaç duyarsınız. Ta ki yeni şeyler görüp, öğrenip, hatalarınızdan yeni dersler çıkarana kadar…
Bilirsiniz ki ancak o zaman kaldığınız yerden devam edebilirsiniz ve ileriye baktığınızda hayatınızda aşamayacağınız hiçbir problemin olmadığını görürsünüz. 
Siz yeter ki umudunuzu kaybetmeyin 😉

Share Button

Geleceğe Mektup

Tarih: 10.09.2017

Merhaba…

Geleceğe mektuplar gönderen Annen, mutlaka benden de bahsetmiştir 😊…

Bu yazıyı okuduğunda nerede ve nasıl bir hayatımız olacak inan ben de gerçekten merak ediyorum.

Bir çocuğun gözünden bugünü sana anlatırsam, şu an yaşadığımız yılda Google’suz bir hayat düşünemiyoruz. Bizi birbirimize bağlayan sosyal ağ şimdilik Facebook. Biraz daha entel olanlarımız da Twitter ’da… Tükenmez kalem efsanesi hala devam ediyor, bildiğin üzere her aldığımızda tükeniyorlar. Ajda Pekkan kimlikte 71, görünüşte halaaa 41 yaşında (Maşallah) 😉 Uçan kaykaylar hala yok ama drone teknolojisinden beklentim yüksek, yakın bir gelecekte, drone’lar 5000 yıldır kullandığımız tekerleğin saltanatına son verecek gibi duruyor. Hayalimdeki Araba şimdilik Volvo S90, tabi bu araçları kullanmak için sınava girip bir de ehliyet almak gerekiyor. Fakat şu an bile sürücüsüz araçların Amerika ve Norveç’te testlerinin yapıldığını düşünürsek muhtemelen senin zamanında ehliyete gerek de kalmayacak. Günümüzün teknolojik gelişmeleri böyle iken, kültürümüz için sana aynı şeyleri söyleyemeyeceğim, Plaza denen bir kültürümüz var, Starbucks’dan kahve almadan masamıza oturmuyor, toplum için kitap okuyup, toplum için yaşıyoruz. Kılık kıyafetimizi pahalı ve lüks markalardan seçip, daha egolu ve güzel gözükmek için instagramda paylaşıyoruz. Bir günde sahte dostluklar, sahte arkadaşlıklar kurup, sabahlara kadar mesajlaşıp, hemen sıkılıp, birinden ötekine geçiyoruz. Menfaatimiz için selam verip, gülünmeyecek esprilere gülüp, sevmediğimiz insanlarla öğlen yemek yiyip, kariyerimiz için maskeler takıyoruz. Bizler size böyle bir kültür devrediyoruz. Bunun bir adı yok. Bu bir süreç, kimimize göre bütün bunlar yozlaştığımızın göstergesiyken, kimimize göre de sadece kültürel bir değişimdi. Anlayacağın her şey bu kadar basitti.

Eminim bu anlattıklarıma yıllar içinde bir cevabın olacak ama bazen okuyarak değil de bazı şeyleri yaşayarak öğreneceksin. Mesela; ilişkilerini ne sadece mantık üzerine ne de duyguların üzerine inşa etmen gerektiğini… Mantık, çizgileri ve belirli bir şekli olan Toprak gibidir, ama ona su değmeden, duyguların dokunmadan ne eğip bükebilir, ne de şekil verebilirsin. Demem o ki, sen su olup ağladığında, o karşına geçip senin göz yaşlarını, elleriyle silip Toprak olabilmişse, geriye ikinizin elleriyle çamura şekil vermek kalmış demektir.  Ama asıl mesele şu ki, sen bu topraktan çömlek yapmak istiyor musun, istemiyor musun önce ona karar ver?

Vee sen, sen ol, bir başkasının fikri ve düşüncesine göre birisini ne daha çok sev ne de nefret edip ceza ver. Sen, önce sen ol. Unutma bu hayat senin… Aksi halde; hayatında çok kandırılıp hayal kırıklığı yaşarsın, önce duygularının kölesi olursun, bir an kendi hayatında mutlu ve yaramazı oynar, bir an küser kendi hayatında yalnızı oynarsın … “Oynarsın” diyorum çünkü sen, sadece sana söylenenleri yaparsın… O nedenle karakterini oluşturup, hayata karşı duruşunu koyman çok önemlidir. Bunu anladığın zaman, herkes sana daha çok güvenecek ve attığın her adımda hiç kimse umurunda bile olmayacak… Buna emin ol…

Kendini, kendinle zaman geçirmeyi yalnızlık sanmayacağın şekilde yetiştir. Seni, içindeki yaratıcıyla buluşturacak en güzel ve en sağlam köprüyü inşaat et. Bu keşif benim için, bazen derinden gelen bir müziği dinlemektir bazen de enstrümanın tellerine vurmaktır. Geceleyin herkesten gizlice kalkıp odanın penceresinden, yıldızları ve gökyüzünü izlemektir hem hiçliği hem de sonsuzluğu aynı anda keşfetmektir. Senin gibi olmayan bir canlıya dokunmak, sevmek, ellerimle beslemek ve ona kendinden bir isim vermektir. Ağaçlarla konuşmaktır, kentte büyümüş çoğu insan için ağaç sadece bir ağaç iken senin için öyle olmasın, yakınından geçtiğin her ağacın ismini bil mesela. Bütün bunları anlatıyorum çünkü sen de büyüdükçe diğer insanlar gibi bencilce bir hayatı benimseyeceksin, her şeyin senin etrafında döndüğünü zannedeceksin, onlara benzememen için, karşındaki sıradan canlı bile olsa onun da duygularının olduğunu bil ve alay etmemen gerektiğini öğren.

Benim için galiba teslimat süresi en uzun mektup bu olacak, bu sefer PTT’yi suçlamayacağım söz veriyorum. 😊 Mektup ne zaman eline geçer bilmiyorum ama sen beni anlasan da anlamasan da beni yine de bul… 😊 Öncesinden haber verirsen kakaolu kek ve az ekşimsi şerbet yapabilirim 😊 (Şerbet konusunda iddialı değilim ama merak etme o zamana kadar daha iyisini yapabilir olurum 😊). Tabii kabul edersen bir de küçük bir hediyem olur.

                      Tarih: 31.08.2017

Gözlerinden öpüyorum küçük yaramaz 😊

Unutma ki sen önce bir bireysin, annen ve babandan ziyade hepimiz gibi önce bu hayatın bir evladısın.  Sakın ola, hayatını ihtiyacından fazla mal mülk edinerek tüketme, bil ki bu dünya da hepimiz kiracıyız.  Mühim olan hayatı öğrenerek, keşfederek, dokunarak ve tüm damarlarında hissederek yaşamaktır.

Ne kadar büyürsen büyü, her zaman hayallerinin peşinden koşan çocuk olarak kal.  

Annenin ve babanın elini asla bırakma…

(Yanlış anlama her dediklerini yap demiyorum 😉)

Gürkan ŞAMAN (😉)

Share Button
Genel kategorisine gönderildi