Zamana Serpilmiş Yapboz

Yaşam ve ölüm arasında insanların en çok anlamlandırmaya çalıştıkları kavramın aşk olduğunu düşünüyorum. Onu yüzyıllar boyunca öyle yüceltmişler, onu kanıtlamak için o kadar çok çaba göstermişler ki bence bu onu gereğinden fazla şişirmiş ve anlamsızlaştırmış. Hatta çoğu zaman onu ifade eden kelimelere bile taşıyabileceklerinden fazla anlamlar yüklemişler.

Sanırım benim ise onu çoğu insandan daha farklı bir algılayışım var. Çoğu insanın düşündüğünün tersine bence aşk hafiftir, seni hafif hissettirir. Asla yoğun ve ani bir duygu değildir. Zamana yayılmış bir yapboz gibidir aslında, sen zamanla etraftan parçalarını toplayıp onu bir bütün haline getirmeye çalışırsın.

Bu, şuan için bir bakış, yarın belki ufaktan bir gülümsemesi, başka bir gün ise saçını düzeltmesi olabilir. Onu oluşturan ufacık anlar vardır, belki de saniyenin binde biri büyüklüğünde ama o anları yaşamak için yıllarca bekleyebilir bir insan. İşte tüm bu anlar bir araya geldiğinde anlamlı bir bütünü, adeta canlı bir organizmayı oluştururlar. Bu yapbozun en güzel yanı ise, eğer doğru anları yakalayabiliyorsan bu yapbozun hiç tamamlanmayacağını bilmemizdir…

Ne var ki bu yapbozu çözmeye çalışırken geçen süreçte insan bambaşka bir şeyi daha keşfeder; Kendini… Karşınızdaki insanın da senle aynı süreçten geçtiğini anladığımızda ise aslında onun da kendini keşfetmekte olduğunu farkederiz. Bu tıpkı çocukken çevremizdeki çocuklarla birlikte büyümenizi keşfetmemize benzer, aynı keşfetme sürecini paylaşmanın verdiği heyecanı yeniden yaşatır belki de.

Aslında bence onu oluşturan temel madde de sürekli devam eden bu keşfetme sürecidir. İşte bu yüzden bence aşk tek başına bir duygu değildir, zamanın arasına serpilmiş hisli yapboz parçalarıdır. Adeta zamanın içinde bir yolculuktur. Bazen çocukken sokakta oynadığın bir oyun, bazen kitabın içinde geçen isimsiz bir karakter, dinlediğin şarkıda bir söz, bazen de kahvaltıda çay ve şekerdir. Kısacası parçaları tamamladıkça daha çok keyif alacağın, öğreneceğin ve seveceğin keyifli bir yolculuktur…

Share Button
Genel kategorisine gönderildi

Kmeans yönteminde optimal küme sayısının belirlenmesi (Elbow, Average Silhouette Indeks , GAP İstatistiği)

Bildiğiniz üzere, K means, bir kümeleme yöntemidir. Yani algoritma, istatistiksel olarak benzer nitelikteki verileri iteratif yöntemle gruplamaya çalışır. Algoritmanın birinci baş harfi olan K de küme sayısını belirtir. Bizim belirttiğimiz K merkezlerine göre yakınlık derecesine göre değerlendirilerek hangi verinin hangi kümede olacağına karar verir.

Temel Kuralımız:
Gruplar arası uzaklık maksimum, grup içi uzaklığı minimum

Küme Sayısının Belirlenmesi:
Şimdi biraz absürt düşünelim 😊 örneklem büyüklüğüm 25 olsun k (küme) sayısını 25 belirleyelim. Bu şekilde grupiçi uzaklığımda sıfır olur (Eee bu super fikir) ama burada biz gerçekten bunu mu bekliyoruz. Her bir örneklemi maksimum detaydaki farklılığına göre ayrıştırmak mı yoksa küçük detayları gözardı edip karmaşıklığı azaltıp gruplaştırmak mı istiyoruz. Bence asıl soru da budur… Sonuç olarak yaptığımız çalışmanın gerçek anlamda yorumlanabilirliliğini artırabilmek için k sayısının doğru belirlememiz önemlidir. Şimdi isterseniz optimal k sayısını nasıl belirliyoruz ona bakalım.

25 sample bir örnek veri seti oluşturdum. Müşteriler ve onların kullandığı Data, Voice, SMSdeğerleri olsun. Önce verimizi R’a okutalım ve descriptive analizini yapalım.

customer <- read.csv(“customer.csv”, header = TRUE, sep=”;”, row.names=1)

df <- customer
summary(df)
df <- scale(df)
as_tibble(df)
rownames(df)
library(funModeling)
profiling_num(customer)

Descriptive Analiz

distance <- get_dist(df)
fviz_dist(distance, gradient = list(low = “#00AFBB”, mid = “white”, high = “#FC4E07”))

Noktaların birbirlerine göre uzaklıkları – Heatmap

k2 <- kmeans(df, centers = 2, nstart = 25)
fviz_cluster(k2, data = df)

Küme sayısını 2 seçtiğimizdeki örnek plot gösterim

k2
k3 <- kmeans(df , centers = 3, nstart = 25)
k4 <- kmeans(df , centers = 4, nstart = 25)
k5 <- kmeans(df , centers = 5, nstart = 25)
p1 <- fviz_cluster(k2, geom = “point”, data = df) + ggtitle(“k=2”)
p2 <- fviz_cluster(k3, geom = “point”, data = df) + ggtitle(“k=3”)
p3 <- fviz_cluster(k4, geom = “point”, data = df) + ggtitle(“k=4”)
p4 <- fviz_cluster(k5, geom = “point”, data = df) + ggtitle(“k=5”)
library(gridExtra)
grid.arrange(p1, p2, p3, p4, nrow = 2)

K sayısını 2-5 arasında örnek olarak gösterimleri

Elbow Metodu

Bu method en çok tercih edilen bize büyük resmi gösteren bir yöntemdir. WCSS (Within Cluster Sum of Square) her bir noktanın küme merkezine olan uzaklığının karesinin toplamını alınarak hesaplanır. Elbow Metodu, WCSS deki değişim miktarının azaldığı nokta yani dirsek noktası optimum noktadır der.

Eminim aklımıza şu soru geliyordur. Aşağıdaki grafikte de görüldüğü üzere cluster sayım artıkça WCSS azalıyor peki, Optimum cluster 5 seçtik ama ben 6 cluster bölmek istedim. Çok büyük bir ihtimalle, bir cluster’a benzer alt bir cluster oluşturdunuz. Yani veri setinize göre cluster:1-2-3-4-5 olması gerekirken siz cluster_1_1 gibi cluster_1 altında türev bir cluster oluşturdunuz. Örnek vermek gerekirse değişkenleri yordayıp, ülkeleri cluster ederken (Almanya, Türkiye, Fransa vs.) biz yine Türkiye grubunun altında belki Marmara bölgesi diye bir alt cluster oluşturduk. WCSS’de de anlamlı bir değişiklik olmadı. O sebeple de optimum küme sayısı önemlidir ki yaptığınız çalışmayı doğru yorumlayabilelim.

set.seed(123)
fviz_nbclust(df, kmeans, method = “wss”)

Elbow metoduna göre anlamlı küme sayısı 5 dir

Average Silhouette Indeks

Rousseeuw (1987), her bir birimin kendi kümesine uygunluğunu tanımlayacak bir Silhouette indeksi önermiştir. a(i) ; i. birimin kendi kümesindeki tüm noktalara olan ortalama uzaklıklarını (benzerliğini) ve b(i); i. birimin diğer kümelerdeki tüm noktalara olan ortalama uzaklıkların minimumunu göstersin. Buradan i. birim için Silhouette indeksi;

Sil(i) = (b(i) – a(i)) / max (a(i),b(i))

olarak tanımlanır. Eğer sil(i) değeri 1’e yaklaşırsa i. birimin atandığı kümeye daha uygun olduğu, sil (i) değeri 0’a yaklaşırsa veya negatif olursa i. birimin atandığı kümeye uygun olmadığı sonucuna varılır. Negatif değerler yalnızca bir birim en uygun kümesine atanamadığında ortaya çıkar.

Olayı biraz daha basitleştirirsek;
K=2 olsun. cluster_1 içindeki bir noktanın a(i): Küme içindeki her bir noktaya uzaklığının ortalaması. b(i) cluster_2 her bir noktalara olan ort. uzaklığıdır. Eğer cluster_3 olsaydı aralarında karşılaştırıp min. seçecektik.

Sil(i) = (b(i) – a(i)) / max (a(i),b(i)) formulünde yerine koyulur, Çıkan sonuç, o noktanın silület skorudur. Bu değer + 1 ne kadar yakın ise o kadar doğru gruplamışız demektir. Ama eksi çıkıyor ise demekki o nokta yanlış clusterda yer almıştır yorumunu yapacağız.

fviz_nbclust(df, kmeans, method = “silhouette”)

Optimal Küme Saysı 5’dir

GAP istatistiği

Kümelerin, gerçekleşen değerlerinin karelerinin toplamlarının, beklenen değerlerine göre log() değerce farkını karşılaştırıyor. Bunun içinde ikinci bir bootstrapping yöntemiyle örneklem oluşturuluyor. Bu iki değer arasındaki gap büyüklüğü, random uniform dağılımdan o kadar uzakta olduğu ve bizim için de bir o kadar anlamlı olduğunu gösteriyor.

set.seed(123)
gap_stat <- clusGap(df, FUN = kmeans, nstart = 25, K.max = 5, B = 25)
print(gap_stat, method = “firstmax”)

Optimal 1 olur dese de aslında maks gap 2.tepe noktası olarak 5 seçilebilir.

K=5 seçtiğimiz de Özet Gösterim:

set.seed(123)
final <- kmeans(df, 5, nstart = 25)
print(final)
customer %>%
mutate(Cluster = final$cluster) %>%
group_by(Cluster) %>%
summarise_all(“mean”)

Yukarıdaki özet tabloda k=5 seçildiğinde değişkenlerin cluster’ın merkez değerleri gösterilmiştir. Her ne kadar da gerçek hayatta böyle olmasa da sensitivity açısında önce Voice sonra da SMS değişkeninden dolayı müşteriler 5 farklı clusterda olması gerektiği görülmüştür.

Bu ve buna benzer birçok method var önemli olan çalışma mantıklarını bilip, sizin için en anlamlı olanı seçip nedenleriyle açıklayabilmektir.

Herkesin çalışmasında kolaylıklar dilerim 😉

Gurkan.

Share Button

Coffee Break

Çay mı kahve mı sorusunun cevabını bu sefer kahve diye cevapladığınızı varsayarak sizlere kahvenin kısa tarihini ve kahve çekirdeklerinden bahsedeceğim.

Evet şimdi parmakları çıtlatalım ve Kahvenin tarihine giriş yapalım:

Kahve, M.S. 800 yıllarına dayanmaktadır. Etiyopda “Kaldi” adında bir çobanın güttüğü keçilerin kahve meyvesini yedikten sonra canlanmalarını fark etmesiyle başlamış sonra kendisi de bu meyveyi denemeye karar vermiş ve yedikten sonra tıpkı keçiler gibi hissettiği güç ve mutlulukla o da yerinde duramamış hatta taklalar atıvermiş (“Keçilerini mi kaçırdın!” deyimi de herhalde ilk defa o zaman söylenmiş 😊) Çoban Kaldi uzun süre ibadet eden keşişlerin çok seveceğini düşünmüş ve onlara vermiş, onlar da bu gizemli meyvenin tadını bahsedilen kadar beğenmediklerinden hepsini ateşe atmışlar. Kısa süre sonra lezzetli aroma, burun deliklerine dolunca keşişler meraklanmışlar ve kavrulmuş meyvelerden bir içecek demlemişler. Aromalı kokusu ve tadını o kadar çok beğenmişler ki, bunu Tanrı’nın bir hediyesi olarak görmüşler; Kahve sayesinde bütün gece ayık kalmışlar. Böylece kahve tohumunun ünü, kısa süre içinde bölgede yayılmaya başlamış.

Kahvenin Osmanlı Devleti ile tanışması….

Osmanlı İmparatorluğu Yemen’e doğru genişledikçe, biraz geç de olsa 1500 yıllarında, Yemen Valisi, kahveyi İstanbul’a getirmiş ve Kanuni Sultan Süleymanı kahveyle tanıştırmıştır. Artık o andan itibaren Türk kahvesi, sarayın görkemli salonlarında, kırk kişilik kahveci ustaları tarafından sultana servis edilecek bir içeçek olur, hatta haremde cariyelere de doğru kahve pişirme dersleri verilir. Buraya küçük bir detay daha eklemekte fayda var. Pera müzesini gezenler elbette hatırlacaktır, Yemen valisi İstanbuldan geri döndüğünde şöyle demiştir, bir gün kulpsuz fincan ile servis yapan yaverine sen bunu en iyisi İstanbul’a götür orada ne de olsa buna bir kulp takarlar demiştir. İşte “Kulp takma” deyiminin nereden gelmiş olduğunu da ben de orada öğrendim 😊 Artık Valiyi ne kadar zorladılarsa 🙂 … Neyse lafı çok da uzatmadan; ilk kahvehane yine o yıllarda tahtakalede açılmıştır ve kısa sürede kahvehaneler, insanların bir araya gelerek kahve içtikleri, tartıştıkları, fikir alışverişinde bulundukları mekânlar oluvermiştir (Yani ilk starbucks fikri de bizden çıktı 😉)

Kahvenin Avrupa’ya Yolculuğu

Evet Kahve ile Osmanlıları da fethettikten sonra, şimdi sırada Avrupa var. Tarihte ilk kez, Venedikli tacirlerin 1600 yıllarında, ilk kahve tohumlarını Venedik’e götürmeleriyle gerçekleşmiştir. Böylelikle İtalyanlar’ın da asla vazgeçemedikleri kahve tutkuları başlamış olur 😊 . Daha sonraki yıllarda Batı Avrupa’nın büyük bir bölümü de kahvehanelerle dolup taşmaya başlar. Hatta içinde büyük yazarların, bestecilerin ve aydın kesimin de toplanma yeri olmuştur kahvehaneler.(Voltaire, Beethoven ve Mozart).Bugün İtalya’da günde otuz sekiz milyon fincan kahve tüketildiği söylenmektedir.

Kahvenin Orta ve Latin Amerika’ya Yolculuğu

18. yy Amsterdam valisi, Fransız Kralına hediye olarak küçük bir kahve bitkisi armağan eder. Kral da bitkinin Paris’teki Royal Botanik Bahçesi’ne dikilmesini emreder. Yine o yıllarda Fransız donanması sömürge birlikleriyle birlikte bitkiden tohum alarak, oldukça zorlu bir yolculuğa çıkarlar. Sonunda Fransız sömürgesindeki Karayiplerdeki adaya kahve tohumunu dikerler. Tohum, 50 yıl içerisinde adada toplam 18 milyon kahve ağacı yetiştirilmesini sağlar. Getirilen bu tohum; aynı zamanda Güney ve Orta Amerika’da yetiştirilen tüm kahve ağaçlarının da atası kabul edilir. Böylece kahve tüm dünyaya yayılmış olur.

2 tür Kahve Çekirdeği: Arabica mı Robusta mı

Bir coffeshop’a gittiğinizde çeşit çeşit kahve çekirdekleri görürsünüz, vay arkadaş dersiniz amma da çok çeşit varmış dedirttir (Guatamala, Kenya, etiyopia vs.) , oysa bütün kahveler %99+ oranda iki ana tip altında toplanır. Robusta ve Arabica. Dünya üretiminin yaklaşık %75’ini Arabica çekirdekleri oluştururken, %25’i ise Robusta’dır. Gelelim aralarındaki ana farklara.

TAT:

Arabica çekirdekleri, yumuşak içimlidir, damakta genelde meyve aromalı bir tat bırakırlar.Robusta çekirdekleri, sert ve yoğun, damakta genelde topraksı tat bırakan çekirdeklerdir

ÜRETİM KOLAYLIĞI:

Robusta çekirdekleri doğa şartları ve iklim koşullarına daha dayanıklıdır bu nedenle üretilmeleri daha kolaydır. Düşük rakımlarda rahatlıkla yetişebilir. Robusta kahve ağacı, Arabica kahve ağacına göre daha fazla ürün verir.

ŞEKİL:

Robusta çekirdekleri, Arabica çekirdeklerine göre daha yuvarlaktır. Arabica çekirdeklerinin görünümü daha çok oval yapıdadır.

BÖLGE:

Robusta çekirdekleri genellikle, doğu yarım küre de yetişirler. Vietnam, Endonezya, Hindistan ve kısmen Afrika’nın doğusundaki ülkeler en bilinen Robusta yetiştiricileridir.
Arabica çekirdekleri ise Afrika, Papua Yeni Gine’nin yanı sıra asıl olarak Güney Amerika’da üretilir. Kolombiya aldığı son kararla Robusta çekirdeği yetiştirmeyi bırakmıştır.

TERCİH:

Genelde Arabica çekirdekleri tercih edilir. Robusta çekirdeğinin satıldığına genelde denk gelmezsiniz. Bunun ana sebebi tek içiminin tat ve sertlik nedeniyle zor olmasıdır, bu nedenle daha çok düşük oranda harman kahvelerde kullanılır. Eğer doğru harmanlanırsa Arabica çekirdeklerinin verdiği tat altında bıraktığı sertlikle hem tadı güçlendirir hem de ortalama kafein miktarını artırır ama ikinci bardağı içmek yine de çok içinizden gelmeyebilir. 😊

Neyse efendim ben lafı fazla uzatmayayım:

İçtiğiniz kahveler hep forest gump tadında olsun.

Yani biraz tatlı-hüzünlü ama güldüren saf ve temiz bir film tadında olsun.

Afiyet olsun… 🙂

Share Button

Mutlu Bayramlar :)

Şarkı: “Donna Donna”
Bu parça beni bayağı bir dumura uğratmıştı: Ortaokulda dinlediğimde, bunun çok acıklı bir aşk hikâyesi, Donna’nın da bu hikâyenin kahraman kızı olduğunu düşünmüştüm. Sonra yıllar geçtikten sonra bir şekilde aklıma geldi bu parça… Bir de baktım ki anlatılanlar bir aşkın değil bir dananın hikâyesi imiş :). Bugün yine Kurban Bayramında aklıma geldi bu parça ve araştırdığımda puzzle’ın bir başka parçasını buldum. 2. Dünya savaşı yıllarında fabl tarzda yazılmış, toplama kamplarına gönderilen musevilerin trenlerde söyledikleri bir özgürlük şarkısı olduğunu öğrendim. Galiba yazıldığı dönemden kaynaklandığı için hikayeler, şarkılar fabl tarzda yazılmak zorunda kalmış. George Orwell’ın Hayvan Çiftliği kitabı da bunun en güzel örneklerinden bence…

Benzer bir örnek, farklı döneme gelse de kral’a karşı hicivlerin yer aldığı “Alice Harikalar Diyarında” masal kitabıdır 🙂 Bence çocuklardan ziyade biz büyüklerin tekrar tekrar okuyup anlaması gerekir 😉 Kitabın yazarı Carroll’un yazarken ki amacı şuydu: Kalıplar ve kurallarla çevrili insanı, dünyanın dışına çıkarıp özgürleştirmek. İnsanlarda merak uyandırıp akla gelebilecek her şeyle ilgili soru sormalarını ve çok iyi bildiklerini sandıkları kavramları (iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, hızlı-yavaş vb.) sorgulamalarını sağlamaktı. Carroll’un, “hayat” dediğimiz balonda, sonsuzluğa açtığı bir delikti “Alice Harikalar Diyarında”. Eğer her şey bulunduğumuz yere göre değişiyorsa ve anladığımız kadarsa “gerçek” diye bir şey yoktu. Dünya “anladığımız kadar”lardan oluşuyordu ve belki de biz birçok şeyi -belki de her şeyi- yanlış anlıyor ve aktarıyorduk. Her şeyi “usa vuruyor”, sınırsız varoluşu sınırlı bir akılla anlamaya çalışıyorduk.

İşte tıpkı Alice Harikalar Masalındaki gibi Donna Donna şarkısını da her dinlediğimde hikayenin altını tekrar tekrar kazıyorum, araştırıyorum, bulmacayı çözmeye çalışıyorum ve her yaşımda yeni şeyler öğreniyorum. Ortaokulda iken Donna’nın bir aşk hikayesi olduğunu zannederken sözlerini okuduğumda yaşlı bir dananın özgürlüğünü anlattığını öğrenmiş hatta kendi kendime gülmüştüm, sonra yıllar geçtikçe yine dinleyip araştırdığımda 1945’li yıllarında musevilerin mutlak otoriteye karşı söylediği bir halk şarkısı olduğunu öğrendim. Eminim bir başka sefer dinlediğimde tıpkı Alice Harikalar masalındaki gibi arkasındaki felsefik simgeleri, imgeleri de anlacayacağım. Kim bilir….

Donna Donna

Pazara giden bir vagonda bağlanmış
Bir buzağı var, hüzünlü gözlerle bakan.
Ve çok yukarılarda bir kırlangıç ,​
Gökyüzünde hızla kanat çırpan…
 
Rüzgarlar nasıl da gülüyor…
Olanca gücleriyle gülüyorlar.
Gülüyorlar tüm gün boyunca
Bütün yaz gece yarısına kadar.
 
“Şikayeti kes artık” dedi çiftçi,
“Kim sana bir buzağı ol dedi?
Neden uçmak için kanatların yok
Şöyle hür ve gururlu bu kırlangıç ​​gibi ? “
 
Rüzgarlar nasıl da gülüyor …
 
Buzağılar kolayca bağlanır ve kesilir
Asla bilmezler nedenini.
Ama özgürlüğe değer verenler,
Uçmayı öğrendiler şu kırlangıç gibi !

 

Share Button

Küllerinden Doğmak

Güzel bir kafa tatili yaptığımdan dolayı uzun bir süre, sizlere bir blog yazısı kadar uzak ama bir telefon kadar yakınınızdaydım 🙂 Ne değişti yurtdışı sonrası hayatımda derseniz. Saçımdaki 3-5 beyazı saymazsak 😊 kendimi fazlasıyla dinç ve güçlü hissediyorum. 62 kilo olarak geldiğim Türkiye’ye şuan 77 kilo olduğumu söylersem herhalde fiziken de çok değiştiğimi söyleyebilirim. Merak etmeyin fitness/spor yaptığımdan aklınıza klasik göbekli-kel türk erkeği gelmesin 😉 Kariyerime ise şuan THY de Pazar analisti olarak devam ediyorum. Nereden esti bu pazar analistliği merakın diyebilirsiniz, muhtemelen üniversite 3. sınıfta gittiğim Arçelikteki stajım ve katıldığım seminerler sırasında başladı diyebilirim ve bugün analitik pazarlama konusu üzerine bulunduğum pozisyonu tarif edecek olursam tam olarak cadı kazanının içinde olduğumu söyleyebilirim 😉  Tabiii bütün bunların yanında THY’de çalışmanın sizlere sunduğu en güzel avantajın ucuz uçak biletleri olduğunu da eklemem gerek. Umarım bu yıl kendime bol gezmeli bir yıl olur temennisini diliyorum 😉 Hayatımdaki tek değişiklik elbette sadece bunlar değil, düşüncelerim/huylarım kısaca kendim de değiştim. Nasıl 5 yaşındaki ben ile 15 yaşındaki ben arasında bir fark var ise geçen yıl ile bugünkü ben de aynı değil elbet. Bu yaşayarak, görerek, gezerek, okuyarak kısacasıyla hayatınızı tecrübelendirerek oluyor ve bir şeklde level atlıyorsunuz. Ben bu level atlama olayını biraz ingilizcedeki knowledge kelimesine benzetiyorum. Bildiğiniz üzere İngilizcede “Information” ve “Knowledge” arasında ince bir fark vardır, yani ikisi de aynı anlama gelir ama knowledge bir tık daha farklıdır o biraz daha geçmiş tecrübelerinize dayalı bir bilgidir. Hepimiz, hayatımızın bir bölümüne kadar hep info’ya maruz kalırız ve info eğrisi eğrisi, knowledge eğrisinin hep üstünde kalır… Fakat 25-30 yaş aralığına gelindiğinde; knowledge eğrisi, info eğrisini yakalamaya başlar. Altını çiziyorum, bizler yaşlanmıyoruz, büyüyor ve güçleniyoruz 😉 . Tıpkı çocukken çokça kez oynadığım “Diablo” oyunundaki gibi. Nasıl bir oyundu derseniz, bir karakter seçip, sonra onu geliştirdiğiniz cinsten bir oyundu. Çeşitli yaratıkları öldürdükçe level atlıyor bir sonraki bölüme geçmeye hak kazanıyordunuz. Sonraki bölümdeki yaratıklar daha zor ve güçlü olabiliyordu ama sen güçlendikçe onları da öldürüyor level atlıyordun. İşte gerçek hayat da tıpkı oyundaki gibi çeşitli zorluklarla bizleri imtihan edip biz de bunların üstesinden geldikçe level atlıyor tecrübeleniyor / güçleniyoruz. Yani bir şekilde büyüyoruz. Çevreme karşı biraz daha mesafeli, yerinde konuşan, ama gerçek dostlarıyla daha yakın ve samimi olmam gibi. Birisinin hatasını yüzüne sert bir şekilde vuracak kadar cesur, ama en yakın arkadaşının bir hatasındaki özrünü kabul edecek kadar affedici olmam gibi… İşte bu benim 😉 sorarsanız ben böyle level atladım. Sizlere tavsiyem, geçmişi değiştiremezsiniz ama belki kendinizden başlayarak düzeltebilirsiniz, sadece hatalarınız için özür dileyin ve bunun için sadece elinizden geleni yapın daha fazlasını değil. Kimseden korkmayın ve kaçmayın ve sadece önünüze bakın.

Sevgilerimle
Gürkan.

(Temsili “The Mission” filmi)
Share Button

ALL yann tiersen

Arkalardan belkide çok derinlerden bir yerden uğultuyla karışık gelen sesi duyabildiniz mi? Kuş, su, bisiklet ve çocuk seslerinin karışımı bir şey… Bu bence bir ayrıntı değil, iyi dinleyin! Sanki içimizde yarım kalmış çocukluğumuzun sesi… Müziğin sözleri olmuş adeta, Tiersen’a eşlik ediyorlar…Bekle!!! Elimi sımsıkı tut, haydi aşağıya doğru hızlıca koşuyoruz… Hey Dikkat et… Yavaş olamaz mısın ? Duyamıyorum seni!!
İşte Yann Tiersen’i bundan dolayı seviyorum. İnsanın kalbine renkli fırça darbeleriyle dokunuyor. Öyle ki en kötü gününüzü bile bir an en mutlu ve en güzel güne çevirebiliyor..Teşekkürler Yann Tiersen, benim gibi sıradan bir insanı mutlu ettiğin için…

Share Button

Lisboa’18

Hayatımda her bir durak, sanki yeni bir hedefmiş gibi, birinin doruğuna tırmandıkça diğerinin gölgesini görüyorum ve oraya da varmak için can atıyorum. Biliyorum, hayatımdaki en mükemmel fotoğraf karesini henüz yakalamadım, o en renkli gökkuşağının altından geçmedim, kuzey ışıklarına karşı uzanıp gökyüzünün en görkemli müzikalini izlemedim, Sakura mevsiminde Tokyo’nun pespembe masalsı diyarında kaybolmadım, Afrika’nın bir köyünde çocuklarla birlikte mutluluğun en güzel resmini çizmedim. Dünyanın en masum ve en küçük elini tutmadım. Aktif bir yanardağın üstünden heyecanla drone uçurmadım… Bu ve bunun gibi hayatıma renk katan yol arkadaşımla birlikte henüz uzun bir yolculuğa çıkmadım…

Gökyüzü hâlâ mavi, bulutlar alabildiğine beyaz. Yaşamak her şeye rağmen ümitli ve güzel… Biliyorum, görülecek daha nice günler, ayak basılacak nice ülkeler ve okunacak nice kitaplar var. Bitsin şu lüzumsuz kavgalar!!! Bitsin ki tadına varalım dünyanın: Yemyeşil çayırların, Masmavi gökyüzünün ve Bembeyaz bulutların…


Evet bu şarkı çok uzak diyarlardan İber yarımadasından… Portekizden… İsmi “Fado”…Kelime anlamı “Kader” demekmiş, Portekizlileri biliyorsunuz denizci bir millet ve eskiden bir denizci yelken aldığında en az 1 yıl gelmezmiş o nedenle de birbirlerini özleyen insanlar, duygusal güzel şiirler yazarlarmış. O güzel şiirlerin de böyle ağıt şeklinde okunmasına da Fado demişler.  Bugün Lizbon’da birçok taverna benzeri kafeler de bu tür müzikler çalmakta…

Portekiz…

Dünyayı gezdikçe illaki bir ülkenin bir tarafını çok seviyorsunuz. Bunlar: gittiğiniz yerin mimarisi, kültürü, dili, müziği, yemekleri kısacası her şeyi olabiliyor… Ama benim Portekiz ile olan münasebetim biraz farklı galiba. Kelimenin İngilizce sesli okunuşu “Portugal”, sizce de hem Portekiz’i hem de Portakal andırmıyor mu? Bu tesadüf olmamalı herhalde deyip araştırdım. Tarihi kaynaklarda Portakal, Avrupa’da ilk kez Roma İmp. Döneminde görülmüş. Roma İmp. Çöktükten sonra da bu meyve yüzyıllarca unutulmuş. Taaa ki Endülüs Emevilerine kadar… Fetihle birlikte Narenciye tekrardan Avrupa’da yayılmaya başlamış. O zamanlarda Portekizliler bu ekşi meyveye “Laranja” İngilizler de “Orange” demişler.  16 yy gelindiğinde Portekizli Vasco da Gama Ümit Burnu’nu geçip Tamil Krallığına ulaşmış, bugünkü Hindistan ile baharat ticaretini başlatmış… Avrupa,  tatlı portakal cinsi Citrus ile o yıllarda tanışmış. Çok sevilen bu meyve İspanya ve Portekiz de birçok evlerin bahçelerinde ekilmeye başlamış.  Birçok millet de, bu tatlı(Citrus) ve ekşi meyveyi (Naranj) birbirinden ayırmak için yeni isimler vermiş. Fransızlar: “Portugal”, Türkler de: “Portakal” demiş.  Evet günümüz portakalının, Portekizliler ile ses benzerliğinden öte aralarında tarihi bir ilişkinin de olduğunu unutmamak gerekir.

Şimdi de biraz fotoğraflar üzerinden şehri gezelim: İstanbul, Roma ve Lizbon’nun da ortak özelliği 7 tepeli olmalarıdır…

 

1525 Belem kulesi…
16 yy. da Vasco Da Gama anısına denizcilerin şehre girişlerini kutlamak amaçlı Kral Manuel tarzında yani Barok ve Gotik tarzda inşaa edilmiş. Lakin daha sonraları kule; fener, gümrük ve hapishane olarak kullanılmış. 1983’de UNESCO dünya mirası listesine girmiş.  İkinci Fotoğrafı soracak olursanız, Brezilyalı bir bayan beni de çeker misin dedi Ben de zaten bir model arıyordum dedim, tabii bloguma koymak için iznimi aldım 🙂 

Tarihte en uzun yaşayan diktatör Portekizli Salazar, 1960 yılında Kaşif Henry’nin 500. Yıl Ölümü anısına, bu anıtı yaptırmış. Anıt 53 Metre yüksekliğinde ve güneye bakıyor yani Portekiz’in sömürge devletlerine…  O yıllara bakarsanız özellikle 1900 – 1950 yıları arasında faşist mimari dünyaya hakimmiş ve bu anıtta faşist bir mimari tarzda yapılmış.  Ülkemizdeki bir örneği de Fatih Lalelideki İstanbul Üniversitesi Fen edebiyat fakültesi…

25 Nisan köprüsü, San Francisco’daki Golden Gate köprüsünün mimarları tarafından  tasarlanmış.

Rossio meydanı. Her ne kadar çok görkemli ve şık gözükse de zamanın da burada çokça idamlar ve boğa güreşleri olmuş. Kaldırım desenleri eminim sizin de dikkatinizi çekmiştir…. Rivayete göre beyaz döşemeler haçlı ordusunu, siyah döşemeler de kargaları simgeliyormuş. İçinizden benim gibi neden “Karga” diyebilirsiniz, bildiğiniz üzere her bir ülkenin koruyucu azizi var. Portekiz’in koruyucu aziz’i olan Wilsente’nin de mezarını kargaların koruduğuna inanılıyor. Bundan dolayıda kargaları temsilen siyah tercih edilmiş.Yani kaldırımlar iki koruyucu gücün simgesi.(Çok inandırıcı olmasa da 🙂 )

Jeronimos Manastır’ı Vasgo Gama’nın dönüşü anısına baharat ticaretinden elde edilen gelirin %5 ile yapılmış (Artık tüm geliri siz düşünün). Yine Belem kulesi gibi Melez bir mimariye sahip. Dışarıdan dantel işlemesi gibi harika bir görünümü var. Manastır, deniz kıyısına yakın yapılmış olmasına rağmen denizin çekilmesiyle birlikte araya iki kocaman yol, büyük bir anıt, park ve bir tane de müze sığmış…  

Belem pastanesi (since 1837)
 Bakmayın dışardan küçük olduğuna içerisi devasa  bir müze. Ben de her bir turist gibi sabah kahvaltısını burada yaptım. Antep’in katmerine benzeyen kaymaklı kurabiyesini tattım. Tarifini şuan 3 kişi biliyormuş (Bu gizlilikte meşhur oldu 🙂 ). Bugün günümüze kadar kurabiyenin tarifini gizli tutmayı başarmışlar hatta tarifini bilen üç kişinin aynı kazada ölmemesi için aynı araçla seyahat bile etmiyorlarmış. Pastanede bu kurabiyeden günde ortalama 40 bin adet satılıyormuş. Adet bilgisini bilerek paylaştım bilirsiniz klasik Türk insanının kolay yoldan zengin olma hesabıdır bu: Günde 40 bin adet olsa çarpı 1 Euro çarpı 30 gün dersek…  Yuppii zengin olduk… 😉

Wall ArtSarı TramvayTicaret Meydanı

Dünyanın neresinde olursak olalım, geceleyin, şehir ışıklarının ve bulutlarının olmadığı bir vakit, özel bir fanustan aynı sonsuz boşluğa baktığımızı unutmayalım.

Kendinize iyi bakın…

Gürkan
Lisboa’18

Share Button

Yeşil İrlanda (Eire)

Neredeyim ve nasılım? Ne çok soru var değil mi akıllarda…

İnsan en çok yoldayken büyüyor. Kendisini, özgürlüğünü, kimsenin kimseye ait olmayışını bir tek o zaman anlıyor. İnanın bana bu, biyolojik olarak bile böyle. Büyüme ve ritim (melatonin, hipofiz) hormonlarımız biz uyurken, çevremizde hiç kimsecikler yokken salgılanmaya başlıyor. Tıpkı evimizde yetiştirdiğimiz süs bitkileri gibi çiçeklerini geceleyin açıyorlar ve bizler de geceleyin büyüyoruz. Yalnızken ve tek başımızayken olgunlaşıyoruz…

Yeşil İRLANDA (EİRE)

Bence yaşadığımız yerin, sanatını, heykellerini, yemeklerini, şarkılarını, siyasetini ve daha nicesini anlamak için biraz da o ülkenin tarihini bilmek gerekiyor. İşte dünyanız tam da o zaman genişlemeye başlıyor. Sizde de öyle miydi bilmiyorum, çocukken, en köklü ya da en yüce medeniyet hep Osmanlı diye düşünüyordum. Efsaneler, gizemli olaylar vs. hep bizleri bir başka millete karşı önemliymiş gibi göstermedi mi? İlkokul 1. sınıfta ilk dünya atlası haritası ile karşılaştığımda Türkiye’yi bulamadığım da ve sonra bulup da bu kadar küçük olmasına pek bir anlam verememiş hatta üzülmüştüm. Sonra büyük atlas haritasına inanmayıp, eski ders kitaplarının arkasındaki Türkiye’nin siyasi haritasını babama gösterip “Ama bak biz burada kocamanız” dediğimi hatırlıyorum. Ne bileyim Osmanlıydı bu sonuçta…7 cihana hükmetmiş bir imparatorluk değil miydi, daha sonra Atatürk düşmanları denize dökmemiş miydi? Bir çocuğun gözünde nasıl bu kadar küçük olabilirdik ki… Galiba o an dünyam büyümüştü, çok da özel olmadığımızı ve bizim gibi nice büyük medeniyetlerin olduğunu o gün anlamıştım…

O nedenle gittiğim her ülkenin öncesinde biraz tarihini araştırıyorum. Biraz sıkıcı biliyorum ama inşallah okurken siz sıkılmazsınız. Bir an kendimi iğne yapan hemşire gibi hissettim. Okurken Acımayacak söz 🙂 Evett parmakları çıtlatalım ve biraz da bu medeniyetin tarihini konuşalım 🙂

Bugünkü İngiltere adasında, M.Ö yıllarda Kelt adında bir topluluk yaşarmış. Yani bugünkü İrlandalıların, İskoçyalıların ve de Galyalıların atası… M.S. 375 yılında tüm Avrupa’yı birbirine katacak bir hadise yaşanır. “Kavimler Göçü”… Bu göç tarihte o kadar etkili olmuştur ki: Bugünkü Avrupa devletlerini oluşturmuş, Roma İmparatorluğunu ikiye bölmüş ve İlk Çağı kapatıp, Orta Çağı başlatmıştır. “Cermenler”, “Normanlar”, “Gotlar”, “Franklar”, “AngloSaksonlar” dediğimiz kavimler batı Avrupa’ya yerleşmişlerdir. İçlerinden AngloSakonlar İngiltere adasının güneyine yerleşirler. Durum böyle olunca da Keltler kuzey ve bugünkü İrlanda bölgesine doğru göç etmek zorunda kalmışlar. Zaten İngiltere de ismini bu kabileden almıştır “Anglo of Land” (Eng of Land).  M.S. 400 yılına geldiğimizde Pagan inancı hâkimken, Aziz Patrick’in adaya gelmesiyle Hristanlığa geçerler. (İşte 17 Martta kutlanılan St. Patrick bu’dur…) MS 800 yıllarında Vikingler adayı işgal eder. Fakat adanın sadece güney taraflarını işgal ederler ardından çok uzun süre geçmeden de terk ederler (İşte Danimarka ile İrlanda arasındaki ezeli rekabet buradan gelir)… 11. Yüzyıla geldiğimizde bu sefer de İngiltere adasını Normanlar işgal eder. Normanlar bugünkü İskandinav ve Fransız toplumunu oluşturan kavim diyebiliriz. Anglosaksonlar ise Cermen asıllı bugünkü Almanlar’dır. İşte bu iki halkın birleşmesi, İngiltere’nin hem yönetimini hem de dilini değiştirmiştir. (Bugünkü İngilizcenin temeli o yıllarda atılmıştır). 14 yy gelindiğinde önemli bir olay daha olur, İngiltere kralı Roma Katolik kilisesinin siyasi baskılarından kurtulmak için Protestanlığı seçer… İngilizler, Galliler ve İskoçlar da bu sebeple Protestan olurlar. Ancak İrlandalılar, Katolik kilisesine bağlı kalmayı tercih ederek yüzyıllar boyunca sürecek mezhep çatışmalarının da temelini atmış olur. 16 yy İngiltere ve İskoçya birleşerek Büyük Britanya Birleşik krallığını kurarlar. İrlanda bu krallığın kolonisi olur ve tarım ülkesi haline dönüştürülür. 1845 yıllarında büyük bir kıtlık baş gösterir. Açlık yüzünden milyonlarca İrlandalı ABD ve diğer ülkelere göç etmek zorunda kalır. Nüfus bir anda, 8 milyondan 4,5 milyona düşer. Gaelce dilinin kullanımı azalır ve çoğunluk İngilizceyi ana dili olarak kullanmaya başlar. Bu büyük kıtlık döneminde İngiltere’den hiçbir yardım görmeyen İrlandalılar büyük dersler çıkarır ve İngiltere’ye karşı 1916’da İrlanda cumhuriyet ordusunu (IRA) kurarak, şehir gerilla savaşını başlatır. İngiltere Başbakanı David Lloyd, Kuzey ve Güney olmak üzere iki parlamento kurar, ipleri elinde tutmaya çalışır ancak Güney İrlanda parlamentosu İngilizlere ödün vermeyi kabul etmez ve 1921’de ada resmen ikiye bölünmüş olur. 1937’de de yeni anayasa ile devletin ismine “EİRE” adı verilir (Eski Kelt topluluğundaki adıdır). Yakın bir zamanda da (2005 yılında)  IRA silahını bıraktığını ilan eder.

Evet, çok kısacık tarihi brief bitti umarım acımamıştır 🙂

Etimolojik Olarak “Dublin”

Dublin kelimesi “Dub” + “linn” 2 Gaelic kelimesinden türemiştir, anlamı ise “Siyah” + “Havuz” manasına gelmektedir. Bir nevi bataklık denilebilir. Esasen şehir eski bir yerleşim yeri olmasına rağmen bugünkü Dublin 1600’lü yıllarda inşaa edilmiştir. Meşhur Liffey nehrinin kıyıları başta olmak üzere birçok kıyı şeridi o yıllarda ıslah edilmiştir… Bunlardan en meşhuru Temple bölgesidir. Tarihe göre bu bölgenin ıslah edilmesinde büyük rol oynayan Trinity College müdürü William Temple’mış. Şuan evinin olduğu mekân Meşhur Temple Bar’dır. Bölge adının da Temple olması nedeniyle cadde üzerinde hemen hemen her şey onun ismini almış diyebilirim: Temple Hotel, Temple Restoran, Temple eczane gibi… Bu zamana kadar bu yönüyle Dublin’e benzettiğim bir başka şehir ise Berlin’dir diyebilirim. Bildiğiniz üzere “Berl” kelimesi de bataklık anlamına geliyor ve belkide bu sebepten ki: Pembe Doğal gaz boru hatları şehrin altından değil, üstünden döşenmiştir 🙂 . O zamanki rehberin yalancısıyım 🙂

 Cafeler – Barlar

Burada İstanbul gibi her köşe başında karşılaşacağınız bir kafe, bistro yok onun yerine meşhur Irish Publar var. Dolayısıyla kahve içmek için bile insanlar Pub’ları tercih ediyorlar. Öncesinden uyarayım. Irish Coffee dedikleri kahveyi de viski ile birlikte karıştırıp ikram ediyorlar. Eğer alkol almıyorsanız Publarda hiç bir şey içmeyin derim. Sonra bu kahve beni niye çarptı dersiniz 🙂

Ülkenin en önemli ihracat ürünü hayvancılık, Guinness marka birası ve Jameson adında ünlü viskisi… Tabiii Guinness demişken meşhur Guinness Rekorlar kitabının, bu bira markası ile ilgisinin olduğunu da söylemem gerek… 1950’lerde insanlar Pub’larda içip-içip en iyi atıcı benim, en hızlı av kuşu şudur, yok budur diye kavga ederlermiş. Şirketin başındakiler de bunu bir ihtiyaç görüp, kitap haline getirip Pub’lara dağıtmışlar. İşte o gün bu gündür, oradaki kitaba ismimizi yazdırmaya çalışıyoruz 🙂

Sosyal Durumlar

İngilizleri bilmiyorum ama İrlandalılar baya cana yakın bir millet. Bisiklet sürerken, kaldırımda yürürken bile etkileşime geçmeniz çok kolay, sadece göz göze gelmeniz yeterli, hemen tebessüm ederek “Merhaba Günaydın” diyorlar… Bu durum biz de olsa herhalde “Hayırdır birader ya da birine mi benzettin kardeş” 🙂 diye karşılık veririz. Açıkçası bunu diğer Avrupa ülkelerinde pek görmedim diyebilirim. Gelelim İrlanda kızlarına :)… Birincisi kızıl falan değiller bence… Tamamen sarışınlar ve sanki belli bir grubu, aynı anneden çıkmış gibi birbirlerine çok benziyorlar… Hatta İrlanda’ya gelişimin 2. günün de sanki aynı insanları 2-3 defa görüyor gibiydim. Bir durak öncesinde otobüsten inen kızı, bir durak sonra tekrar binerken görünce insan kendi kendine “Truman Show mu bu!” ya da “Pardon ikiziniz önceki durakta indi” dedirtecek cinsten düşündürüyordu 🙂 Bu durumu tam çözemesem de tarihte buna benzer efsaneler de dolaşıyor. Evetttt İrlanda ile ilgili bilmeniz gereken bir başka şey ise Leprechaunlar… Diğer bir ifadeyle elf’ler de denilebilir. Rivayet o dur ki Keltler adaya gelmeden önce burada Leprechaunlar yaşarmış. Boyları kısa ve zengin bir toplulukmuş. Çoğu ayakkabı işiyle uğraşırmış. Keltler gelince de bu halk, altınlarını gömmüş ve kaybolmuş… O zamanın insanları bu küçük ve cüce insanları ara ara görürlermiş. Efsaneye göre de gökkuşağı çıktığında bu insanlar görünüverirmiş. Hatırlarsanız, çizgi filmlerde gökkuşağın sonunda elinde altın kesesiyle bekleyen Sakallı cüce adamlar olurdu… İşte onlar Leprechaunlar’mış… Sizi bilmiyorum ama arada sırada bana gözüken, birbirine benzeyen insanlar acaba Leprechaun mi diye düşünüyorum… “Heyyyy! Altınları nereye gömdünüz” diye arkalarından bağırasım geliyor… 🙂

Bu bölüm biraz tarihi ve magical olaylardan oluştu. Bir dahaki sefere İrlanda ve çevresinden bahsederim 😉

Sağlıkla kalın…

Gürkan
Dublin’18

Share Button

Yaşamak ve Büyümek

(Video Teması: İşte İnsan…; Müzik: Gustavo Santaolalla – Pajaros; Yer: Dublin )

Son günlerde düşünüyordum, sanırım ne kadar çok insan tanırsanız dünyayı o kadar anlıyorsunuz, onca insanı, onların yaptıkları seçimleri, huylarını az çok tahmin edebiliyorsunuz. Benim annem çok başarılı bu konuda, eskiden ne zaman eve misafir bir arkadaşımı getirsem, hmm şu çocuk böyle ya da şöyle derdi, bende anne daha tanıyalı 10 dakika oldu nasıl bilebilirsin ki dediğim de anneler hisseder derdi.

Sanırım insan büyüdüğünü ilk kez etrafındaki insanların kendisinden farklı olmadığını onların da sadece insan olduğunu anladığında anlıyor. Kendi anne babamın da aslında benden çok farklı olmadığını hissettiğimde çok garip hissetmiştim, onlar hep ne biliim anne ve babaydı işte, doğaüstü şeylerdi sokakta ki insanlardan farklı… Sonra buraya geldim ve yüzlerce farklı yaşam gördüm ve bazen öyle yaşamlar gördüm ki kendimi çok şanslı hissettim ve onların yaşadıklarını yaşasaydım böyle bir ortamda büyüseydim nasıl olacağımı düşündüm… Dünyada binlerce farklı yaşam var ve zaman akıp geçiyor işte, bana motivasyon sağlayan tek şey ise ileride kendi ailemi kurup bana sunulan imkânları onlara da sunabilmek, daha iyi bir yasam (daha zengin ya da daha büyük olması şart değil) sadece mutlu bir yasam sunabilmek istiyorum. Hepsi bu…

Share Button

Yeni Macera…


Nerede ve nasıl yaşadığımız değil de hayata nasıl baktığımız, içimizde neler taşıdığımız daha önemli bence…

Share Button