Yeni Macera…


Nerede ve nasıl yaşadığımız değil de hayata nasıl baktığımız, içimizde neler taşıdığımız daha önemli bence…

Share Button

Hangi Alanda Yaşıyoruz?

 

Bazen hayatıma bakıyorum… Tavuklardan tek farkımız: Farklı zekada aynı hayatı yaşıyor olmamız. Günün ilk ışığında, servise binip işlerimize yetişip, kafa sallayıp, günün batan ışığında kümeslerimize geri dönüyoruz. İnanın bu dediğimi tavuklar da yapıyor… Sosyal hayatımız ise; birbirinden farklı kafelerde takılmak, AVM lerde vakit geçirmek ve bütün bunları sosyal medyada paylaşmak… Galiba bir bunu tavuklar yapamıyor çünkü onların sallayacak kuyrukları yok!

Konfor alanının içinde kendimizi sürekli tekrar etmiyor muyuz? Tecrübe dediğimiz şey: Sadece cv de yazan yıl ve ay dan mı ibaret? Sosyal olmak için, toplum önünde siyaset ve futbol mu konuşmak gerek?  Patronunuzun dayattığı hedeflere ulaşmak sizi gerçekten de başarılı kılıyor mu ve her şeyden önemlisi yaşadığınız bu hayattan mutlu musunuz?

Hayat değerleriniz bazen özgürlüğünüze çeper olur, kıramadığınız kabuğun arasında sıkışıp kalırsınız. Konfor alanında yaşamak size güven verebilir, ama hayatınızın kariyer basamakları sizin Gelişim Alanınızdadır her zaman.

Konfor alanı insanların hedeflerini gerçekleştirmesine engel olan, bireylerin etrafa, çevresindeki olaylara karşı farkındalığını azaltan, kişiyi tatlı tatlı hapseden bir alandır. Evet konfor alanı güven verir, fakat zamanla yeteneklerimizi köreltir ve tam anlamıyla pas tutmamıza neden olur. Bu alandan çıkmanın anahtarı ise cesarettir. İlk başta korkabilirsiniz hatta hemen rutininize dönüp konfor alanınıza kaçmak isteyebilirsiniz. Ancak düşünün her seferinde ringdeki köşemize çekilseydik hiçbir maçın kazananı olamazdık. İlk kez yaptığımız bir yemek beğenilmedi diye vazgeçseydik bugün hep dışarıda yemek yemek zorunda kalırdık. Kendi çeperlerimizden sıyrılıp mağlup etmek gerekir bazen kendimizi. İşgali mümkün bu alanın içinde kendimizi tekrarlamaktan öte yollar da var. İnanın, başlarda su çok soğuk ama girince alışıyorsunuz!

Unutmadan, bu yeni dünya düzeninde kimse bir şey bilmiyor. Eğer bir hedefiniz var ise onu korumalısınız… Sizi küçümseyen size inanmayan insanları önemsemeyin. Kimsenin size “Sen Yapamazsın” demesine müsaade etmeyin. Haydi hayaller kuralım ve onu gerçekleştirmek için korkularımızla yüzleşelim…

 

Share Button

Duygusal Memleketlerimiz….

Bazen bir yere ait olmayışımı düşünürüm. Nerelisin? sorusu, benim için anlamsız bir sual galiba. Ama ısrar ederseniz benim için iki cevabı var: Kimlikte yazanı mı soruyorsun yoksa şuan hissettiğimi mi … Çünkü keyif aldığım her an, her saat değişen bir duygu nereli olduğum. Örneğin: Hasanpaşa hanında kahvaltı yaparken sorarsanız size Diyarbakırlıyım derim. Ayder yaylasına çıkıp, yeşil ve mavinin arasında çayımı yudumlarken sorarsanız size Karadenizliyim derim. Kapadokya’da kırmızı balonlara tutunmuş uçuyorsam, ben şu giden buluttanım derim.  Kısacası bulunduğum anın tadını çıkarmaya çalışan bir insanım işte, nereli olduğum çok mu önemli….

Haber kanallarından izlediğimiz kadarıyla bildiğimiz, güneydoğuyu gezmeye gittiğimizde nedense hep şaşırıyoruz. Çünkü oraya gittiğimizde fark ediyoruz; onlar, sizlerin düşündüğü gibi düşünmüyor, davrandığı gibi davranmıyor ve baktığı gibi bakmıyordu…. Galiba biz en çok buna şaşırıyorduk… Peki ya ne zannediyorduk… Medeniyetin temellerinin atıldığı, ilk yazıdan tutun da tarihteki ilk üniversiteye kadar birçok uygarlığa beşiklik eden, bu topraklarda yaşamış ve yaşayan insanlara, medeniyeti ve kültürü biz mi götürecektik !!

(Hasanpaşa Hanı, Hasankeyf ve Kral Hasan (Umarım öyledir 🙂 ) )

Geçen gün çok sevdiğim birisinin, güneydoğuya seyahat ettiğini duydum, yakın çevresiyle yaptığı sohbete biraz kulak kabartıp dinlemeye çalıştım. Bu arada, gizlice dinlemek, ayıp bir şey galiba 😊 Şu hayatta neyin ayıp olup/olmadığını bir türlü çözemedim 😊 yok yani bir sürü parametri var: çocukluğumdan beri: “zamana, mekâna, yaşa” göre sürekli değişiyor…Bir de bunların derecesi var tabii: Ayıp, Çok Ayıp, Aaaa Çok Ayıp falan diye de gidiyor…Galiba bu ayıp kategorisine giriyor 🙂 Çenem düştü yine 😀 …Neyse…. Kulak kabartsam da zaten tam duyamadım. Ama hayal ettim kendimce oracıkta 😊 Dedim ki: Önceee, Meşhur Hasanpaşa Hanı’nda güzel bir kahvaltı ile güne başlamıştır, sonra birbir camileri, kiliseleri, türbeleri, çarşıları, ziyaret etmiştir. Heyecanlı bir şekilde, yöre halkının esnafıyla ve küçük çocuklarıyla sohbet etmiştir, dizler tutmamaya başlayınca da biraz dinlenmek için gösterişli olmayan ama oranın özel bir kafesinde soluklanıp kaçak dediğimiz iyi demlenmiş çayı içmiştir. Çayını yudumlarken kulağına ilişen müziğin sözlerini anlamasa da ufak bir tebessüm edip, uzaklara dalmıştır… Kısacası birkaç günlüğüne de olsa tam bir Güneydoğulu olmuştur…Ben böyle hayal etsem de, onun gözlerinden anladığım kadarıyla bir kültürü tanımak: En saf, en insancıl duygular ile ona dokunmak, hissetmek ve keşfetmek demekti… Bu, benim onda gördüğüm en güzel yaşama sevinciydi… 😉 

———–

(Fotoğraf: Bisiklet turundan)

Diyarbakırlı  Ahmet Arif’in şiir kitabıyla ilk kez ilkokulda tanıştım… Eski bir kasetten onun kendi sesiyle kaydettiği şiirlerini galiba o zamandan beri dinlerim: Hasretinten prangalar eskittim, Anadolu, Terketmedi Sevdan Beni, Adiloş Bebenin Ninnisi, Otuzüç Kurşun ve daha nicesini… 

Anadolu
Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?…


 

Share Button

İçimdeki Ben

Kendime bir hedef koyduğum zaman, çoğu kez kafamın içinde bir benlik oluşuyor. Kendine güveni tam, baskıcı değil ama hırslı ve belki de biraz ısrarcı biri olabilir. Hedeflerimi gerçekleştirmem için o kafamın içinde benimle konuşuyor, hatta bana kendi adımla sesleniyor, beni motive ediyor. “Şöyle yapmalısın Gürkan, dayanmalısın Gürkan” gibi. Sanırım ortaokuldan beri orada ve gerektiğinde ortaya çıkıyor, aslında ona ihtiyacım olduğunda ben çağırıyorum demek daha doğru. Sanki tamamen bilinçli yaratılan ve ihtiyaç duyulduğunda aktive olan bir otokontrol mekanizması. Çoğu insanın zihninde farklı şekillerde olduğunu tahmin ediyorum. Eminim ki; kimisinde, ölmüş büyükannesi, babası, ya da bende olduğu gibi kişinin Kendisi…Belki ki de Tanrı veya Allah…

Asıl kafamı kurcalayan, bu yardımcı olan otokontrol mekanizmasını beynimiz nasıl ve neden oluşturuyor, onun karakterini nasıl belirliyor? Acaba o da bizimle birlikte büyüyüp gelişiyor mu yoksa aslında o bir duyguyu mu temsil ediyor? Kendi örneğimdeki gibi; acaba ortaokuldaki hali ile bugünkü hali bir mi?  Hani nasıl mutluluk duygusunun hissi değişmez, sadece mutlu olduğunuz şeyler değişir, acaba kafamızda yarattığımız otokontrol mekanizması da bir bakıma his mi? Belki de çevremizden farkında olmadan aldığımız bir tür enerjidir, ne dersiniz 😉

Share Button

Knime Giriş

Bir işi yarım bırakmayı sevmiyorum

İş yerinde, Mart-Nisan ayları arasında İç Piyasa Fon Kullandırım projesine dahil oldum. Projedeki amacım, değişkenlerin belge kontrol süresi üzerindeki etkisini ölçmekti; yani hangi değişken, belge kontrol süresi üzerinde ne kadar etkiliydi, anlamak istiyorduk. Tabi tasarım model aslında belliydi, benden istenen ise sadece veriler ile bunu desteklemekti. Bunun için de gerekli olan, veri seti ve genel iş akışıydı. (Genel iş akışının altını çiziyorum çünkü doğru bir model kurduysanız işin alt detayını zaten çıkan çıktılardan sonra araştırmanız gerekir 😉)  Onun için çok fazla gerekli olmayan iş bilgisiyle de kafamı karıştırmak istemedim.  Gel zaman, git zaman bunu çeşitli departmanlara danışarak regresyon ile yapabileceğimize karar verdik. Ben de oturdum, çoklu değişkenli regresyon yöntemiyle SPSS de bunu ispatlamak için çalışmalara başladım. Akşamları her gün 1-2 saatimi youtube’da SPSS videolarına ve ders kaynaklarına ayırmaya başladım. 2 ay boyunca veri setimize ne tür taklalar attırırsak attıralım R square’de %10 geçemedik 😀 Tabi 2 ay emek verip, ulaştığımız sonuç: Regresyon ile bu verilerin analiz edilemeyeceği gerçeğiydi. Evet, tüm yenilginin faturasını kendime kestim çünkü numeric değişkenlerden oluşmayan data seti ile regresyon analizinin sonuç üretmesi zaten beklenemezdi (Lojistik regresyon hariç). Bundan sonrası için alternatif yöntemler pek de düşünülmeden, başarısızlığın nedenine veri eksikliği yazılıp, projenin analiz kısmı kapatılmıştı. Lakin benim tarafımda henüz kapanmamıştı 😊 Eğer elinizde string/flag/kategorik gibi değişkenleriniz ağırlıklı ise R square’in %10 da kalması zaten çok normaldi. Hatta bu bile bir başarıydı 😉  Tabii bunu temmuz ayında Y. Lisans’ın Big Data dersinde anladım. Bu tarz dataların classification algoritmalar ile çözülmesi gerekiyordu.  

Knime Giriş

Okunuşu Naym’dır. Alman lisanslı olduğundan Nayn (Nein) diye espri yapmaya çalışanlar olabiliyor, siz boşverin onları, tebessüm edin, geçin. 😊

Knime programı, veri madenciliği programları arasında çok popüler olmasa da geleceği oldukça parlak bence. Programın kullanımının kolay ve ücretsiz olması, onu öne çıkaran en önemli özelliklerden birisi bence…

Örnek üzerinden modelimizi kurar isek:

Modelimizdeki ilk Node’mız XLS File Reader yardımıyla verileri sisteme okutmak. Zaten gerekli seçimleri yapıp, execute ettiğimizde, sistem sizin gösterdiğiniz tüm verileri alacaktır. Burada karşılaşılan genel problem, satır başlıklarını sisteme alırken sorun yaşanabilmektedir. Configure kısmında “Tables contains column names in row Number 1” seçeneğinin işaretli olduğundan emin olmanız gerekir.

Aşağıdaki şekilde Column filter node kullanarak 46 değişkenden, belirlediğimiz 30 değişkene düşürdük. Zaten data type baktığınızda da dataların büyük bir bölümünün string olduğunu görürüz.

Kullanacağımız Random Forest algoritmasının daha iyi sonuç vermesi için, Numeric Binner ile medyanın altında kalanlar için İyi, üstünde kalanlar için de Kötü olarak kategorize edip toplamda 2 tür class oluşturduk.

Verileri, partitioning node yardımıyla %65 train için %35 test için ayırdık. Ama sonrası için veri setindeki dengesiz dağılımları önlemek için smote özelliğini kullanma gereği duyduk.  Aslında açılımına bakarak da ne yapmak istediğimizi çok rahat anlayabilirsiniz. “Synthetic Minority Oversampling Technique” ile dengesiz dağılımın önüne geçmek için sentetik datalar ürettik. Bu şekilde az olan petrol ve benzeri  azınlık gruplar dengelenip, model için daha doğru öğrenme sağladık. Bazı algoritmalar, ZeroR değerine göre performans odaklı davranıp, hiç öğrenme yapmadan da %95’lere varan yüksek sonuçlar üretebiliyor. Dolayısıyla bu gibi durumların önüne geçmek için Knime’ın Smote özelliğini kullandık.

Modelimizde kullandığımız Random Forest algoritması ile %76 bir accuracy elde ettik. Aslında veri setimizde gerekli dönüşüm/manipülasyon yapsaydık %80’lere çıkabileceğimize de eminim.

Confusion matrix bakarsak; Satırlar: Belge kontrol süresi / Sütünler: Prediction edilen sonuçlardır. Aşağıdaki matrix okuyacak olursak; 1545 “İyi” iken biz de “İyi” olarak tahmin etmişiz lakin; 498 “İyi” iken biz “Kötü” olarak tahmin etmişiz.

ROC eğrisinin 0,5’den büyük olması beklenir, yani eğrinin y=x doğrusunun üstünde olması istenir ki bizim kurduğumuz modelde de zaten 0,81 değeri ile gayet başarılıdır.

Peki nedir Random Forest algoritması?

Bu algoritmayı, decision tree algoritmasının altında gruplandırabiliriz. Karar ağacı öğrenmesinde, bir ağaç yapısı oluşturularak ağacın yaprakları seviyesinde sınıf etiketleri ve bu yapraklara giden ve başlangıçtan çıkan kollar ile özellikler üzerinde tek bir ağaç yapısı kurulur. Fakat Random forest algoritmasında ise birden fazla ağaç ilişkisi kurulur. Algoritmanın hesaplanmasında, information gain ve entropy değerleri üzerinden nitelikler oluşturulur. Yani bir değişkenin oluşturacağı bağıntı sayısı ne kadar fazla ise information gain o kadar yüksek, entropy(belirsizlik) değeri de o kadar düşüktür. Information gain yüksek olan değişkenden dallanma başlar. Buna göre de karar ağacı oluşturulur. Fakat ben, Knime da simple tree yapısına bakmak yerine split değerine bakıyorum çünkü bir değişken ne kadar çok split edilmiş ise information gain de o kadar yüksektir yorumunu yapıyorum.

Sonuç olarak: Aşağıdaki şekilde de gösterildiği üzere: %76 accuracy ile “Mal Cinsi Üst Kategorisi” 29 split değerine göre “Belge kontrol süresini” en çok etkileyen değişkenimizdir. En başta da belirttiğim üzere, Mal Cinsinin, belge kontrol süresini en çok etkileyen değişken olmasını bekliyorduk, öyle de oldu 🙂 

(Özetle: Yarım kalan proje Ağustos ayında tamamlanmıştır 😊)

Kendime Not:
Bazen, sorunların üstesinden gelmek için zamana ihtiyaç duyarsınız. Ta ki yeni şeyler görüp, öğrenip, hatalarınızdan yeni dersler çıkarana kadar…
Bilirsiniz ki ancak o zaman kaldığınız yerden devam edebilirsiniz ve ileriye baktığınızda hayatınızda aşamayacağınız hiçbir problemin olmadığını görürsünüz. 
Siz yeter ki umudunuzu kaybetmeyin 😉

Share Button

Geleceğe Mektup

Tarih: 10.09.2017

Merhaba…

Geleceğe mektuplar gönderen Annen, mutlaka benden de bahsetmiştir 😊…

Bu yazıyı okuduğunda nerede ve nasıl bir hayatımız olacak inan ben de gerçekten merak ediyorum.

Bir çocuğun gözünden bugünü sana anlatırsam, şu an yaşadığımız yılda Google’suz bir hayat düşünemiyoruz. Bizi birbirimize bağlayan sosyal ağ şimdilik Facebook. Biraz daha entel olanlarımız da Twitter ’da… Tükenmez kalem efsanesi hala devam ediyor, bildiğin üzere her aldığımızda tükeniyorlar. Ajda Pekkan kimlikte 71, görünüşte halaaa 41 yaşında (Maşallah) 😉 Uçan kaykaylar hala yok ama drone teknolojisinden beklentim yüksek, yakın bir gelecekte, drone’lar 5000 yıldır kullandığımız tekerleğin saltanatına son verecek gibi duruyor. Hayalimdeki Araba şimdilik Volvo S90, tabi bu araçları kullanmak için sınava girip bir de ehliyet almak gerekiyor. Fakat şu an bile sürücüsüz araçların Amerika ve Norveç’te testlerinin yapıldığını düşünürsek muhtemelen senin zamanında ehliyete gerek de kalmayacak. Günümüzün teknolojik gelişmeleri böyle iken, kültürümüz için sana aynı şeyleri söyleyemeyeceğim, Plaza denen bir kültürümüz var, Starbucks’dan kahve almadan masamıza oturmuyor, toplum için kitap okuyup, toplum için yaşıyoruz. Kılık kıyafetimizi pahalı ve lüks markalardan seçip, daha egolu ve güzel gözükmek için instagramda paylaşıyoruz. Bir günde sahte dostluklar, sahte arkadaşlıklar kurup, sabahlara kadar mesajlaşıp, hemen sıkılıp, birinden ötekine geçiyoruz. Menfaatimiz için selam verip, gülünmeyecek esprilere gülüp, sevmediğimiz insanlarla öğlen yemek yiyip, kariyerimiz için maskeler takıyoruz. Bizler size böyle bir kültür devrediyoruz. Bunun bir adı yok. Bu bir süreç, kimimize göre bütün bunlar yozlaştığımızın göstergesiyken, kimimize göre de sadece kültürel bir değişimdi. Anlayacağın her şey bu kadar basitti.

Eminim bu anlattıklarıma yıllar içinde bir cevabın olacak ama bazen okuyarak değil de bazı şeyleri yaşayarak öğreneceksin. Mesela; ilişkilerini ne sadece mantık üzerine ne de duyguların üzerine inşa etmen gerektiğini… Mantık, çizgileri ve belirli bir şekli olan Toprak gibidir, ama ona su değmeden, duyguların dokunmadan ne eğip bükebilir, ne de şekil verebilirsin. Demem o ki, sen su olup ağladığında, o karşına geçip senin göz yaşlarını, elleriyle silip Toprak olabilmişse, geriye ikinizin elleriyle çamura şekil vermek kalmış demektir.  Ama asıl mesele şu ki, sen bu topraktan çömlek yapmak istiyor musun, istemiyor musun önce ona karar ver?

Vee sen, sen ol, bir başkasının fikri ve düşüncesine göre birisini ne daha çok sev ne de nefret edip ceza ver. Sen, önce sen ol. Unutma bu hayat senin… Aksi halde; hayatında çok kandırılıp hayal kırıklığı yaşarsın, önce duygularının kölesi olursun, bir an kendi hayatında mutlu ve yaramazı oynar, bir an küser kendi hayatında yalnızı oynarsın … “Oynarsın” diyorum çünkü sen, sadece sana söylenenleri yaparsın… O nedenle karakterini oluşturup, hayata karşı duruşunu koyman çok önemlidir. Bunu anladığın zaman, herkes sana daha çok güvenecek ve attığın her adımda hiç kimse umurunda bile olmayacak… Buna emin ol…

Kendini, kendinle zaman geçirmeyi yalnızlık sanmayacağın şekilde yetiştir. Seni, içindeki yaratıcıyla buluşturacak en güzel ve en sağlam köprüyü inşaat et. Bu keşif benim için, bazen derinden gelen bir müziği dinlemektir bazen de enstrümanın tellerine vurmaktır. Geceleyin herkesten gizlice kalkıp odanın penceresinden, yıldızları ve gökyüzünü izlemektir hem hiçliği hem de sonsuzluğu aynı anda keşfetmektir. Senin gibi olmayan bir canlıya dokunmak, sevmek, ellerimle beslemek ve ona kendinden bir isim vermektir. Ağaçlarla konuşmaktır, kentte büyümüş çoğu insan için ağaç sadece bir ağaç iken senin için öyle olmasın, yakınından geçtiğin her ağacın ismini bil mesela. Bütün bunları anlatıyorum çünkü sen de büyüdükçe diğer insanlar gibi bencilce bir hayatı benimseyeceksin, her şeyin senin etrafında döndüğünü zannedeceksin, onlara benzememen için, karşındaki sıradan canlı bile olsa onun da duygularının olduğunu bil ve alay etmemen gerektiğini öğren.

Benim için galiba teslimat süresi en uzun mektup bu olacak, bu sefer PTT’yi suçlamayacağım söz veriyorum. 😊 Mektup ne zaman eline geçer bilmiyorum ama sen beni anlasan da anlamasan da beni yine de bul… 😊 Öncesinden haber verirsen kakaolu kek ve az ekşimsi şerbet yapabilirim 😊 (Şerbet konusunda iddialı değilim ama merak etme o zamana kadar daha iyisini yapabilir olurum 😊). Tabii kabul edersen bir de küçük bir hediyem olur.

                      Tarih: 31.08.2017

Gözlerinden öpüyorum küçük yaramaz 😊

Unutma ki sen önce bir bireysin, annen ve babandan ziyade hepimiz gibi önce bu hayatın bir evladısın.  Sakın ola, hayatını ihtiyacından fazla mal mülk edinerek tüketme, bil ki bu dünya da hepimiz kiracıyız.  Mühim olan hayatı öğrenerek, keşfederek, dokunarak ve tüm damarlarında hissederek yaşamaktır.

Ne kadar büyürsen büyü, her zaman hayallerinin peşinden koşan çocuk olarak kal.  

Annenin ve babanın elini asla bırakma…

(Yanlış anlama her dediklerini yap demiyorum 😉)

Gürkan ŞAMAN (😉)

Share Button
Genel kategorisine gönderildi

Survivorship Bias

 

Türkçesi olmayan, ya da varsa bile benim bilmediğim, bir kavram Survivorship Bias. Genel olarak, insanların başarıya fazla odaklanarak, başarısızlığa uğratanları gözünden kaçırması ve sonucunda asıl meseleyi görememesi anlamına geliyor. Gazetelerde okuduğunuz haberlerden, izlediğiniz filmlere kadar düşünün, genellikle karşınıza çıkan karakterler başarılıdır ve hikaye içerisinde nasıl başarıya ulaştıkları anlatılır. Diğer yandan başarısızların ve onların nasıl başarısız oldukları pek anlatılmaz, anlatılsa bile, hep kaybeden anlamına gelen loserlık ile özdeşleştirilir, okuyucu ya da izleyicinin dikkatini pek çekmez. Devamında ise, okuduğu ya da izlediği hikayenin etkisinde kalan bireyler, kendilerini başarılı karakterlerle özdeşleştirir, başarılı karakterlerin yaptıklarını yaparak, kendilerinin de aynı şekilde başarılı olabileceğini düşünür. Oysaki bu insanlığın uzun yıllardır yaptığı ve yapmaya devam ettiği bir hatadır, tarihte de birçok örneği mevcuttur.

Survivorship Bias ile ilgili anlatılan iki üç tane çok temel tarihi hikaye var. 

En çok bilineni II. Dünya Savaşı’nda hasar alan uçaklara yapılan zırh güçlendirmesi ile ilgili. Hasar alan uçakları inceleyen araştırmacılar, bu uçakların en çok zarar aldığı kısımların güçlendirilmesi gerektiğine karar veriyorlar. Ancak devamında, yapılan zırh güçlendirmesinin çok fazla bir etkisinin olmadığı, geri dönen uçak sayısında pek bir değişiklik görülmediği, uçakların da aynı yerden hasar almaya devam ettikleri görülüyor. Bu kısımda ortaya çıkan Abraham Wald adındaki matematikçi, yapılan araştırmanın zaten kurtulan uçaklar üzerinde yapıldığını, hasar alan bölgelerin uçakların düşmesine sebebiyet veremeyecek kadar güçlü olduğunu, asıl araştırılma yapılması gerekenin düşürülen ve dolayısıyla geri dönememiş uçaklar olduğunu, zırh güçlendirmesi yapılması gereken yerlerin de, kurtulan uçakların hiç zarar almamış bölgeleri olması gerektiğini savunuyor. Devamında uçaklara yapılan güçlendirmeler, yakıt deposu gibi, öncesinde geri dönen uçakların zarar almadığı kısımlara yapılıyor ve Abraham Wald’un haklı olduğu görülüyor. 

Bir başka hikayede ise, I. Dünya Savaşı’nda, kask kullanımına geçildikten sonra kafasından yaralanan asker sayısının çok fazla arttığı görülüyor, dolayısıyla da kask takmanın gereksiz olduğu düşünülüyor. Ancak daha sonradan fark ediliyor ki, kask sebebiyle oluşan yaralanma sayısının artmasının sebebi, kask takan askerlerin ölümden kurtulmasından başka bir şey değil. Yine bu hikayenin emniyet kemeri versiyonu da mevcut. Trafik kazasından kurtulup hastaneye gelenlerin, hep emniyet kemeri taktığı görülüyor, dolayısıyla da emniyet kemerinin yaralanmaya sebebiyet verdiği algısı oluşuyor. Ancak gözden kaçırılan nokta, emniyet kemerini takmayanların zaten hastaneye gelmeden ölmüş olmaları.

Tüm bunlar aslında tek bir şeyi anlatıyor. Başarıya götüren şey, başarısızlığa götürenleri bilmekten geçiyor. En başta da belirttiğim gibi, en çok yapılan hata başarı hikayelerine verilen değerin, başarısızlık hikayelerine verilen değerden çok daha fazla olması. Bence bu noktada Beynimiz bizimle biraz oyun oynuyor. Çünkü beynin tatmin olma duygusuyla birlikte, kendi gördüğü ve duyduklarıyla oluşturduğu örneklemiyle bir yargı oluşturuyor ve en önemlisi bunu genelleyerek yapıyor olması.  Örneğin bir kişi üniversiteyi bırakarak milyarder olduysa, siz de onun gibi üniversiteyi bırakıp, onun izlediği yolu takip ederek milyarder olacaksanız sanıyorsunuz. Beyniniz bu genellemeyi, size keyif vererek yapıyor….

Bir de şunu düşünün, Türkiye tarihi ile ilgili anlatılanların çoğu ne kadar harika olduğumuz üzerine. Tarih derslerinde anlatılanlar, eğer hala değişmediyse, Karlofça Antlaşması ile birlikte, övündüğümüz Osmanlı tarihi ile ilgili, eminim birçok kişi, II. Mehmed (Fatih), I. Selim (Yavuz) ve I. Süleyman (Kanuni) haricinde, bir tek son yıllarda artan popülerliği ile II. Abdülhamid’i ve de Cumhuriyet tarihi dolayısıyla VI. Mehmed’i (Vahdettin) tanıyor. Başarıları haricinde pek ilgilenmediğimiz Osmanlı’da, hangi hatalar yapıldı da çöküşe doğru yol aldı pek merak etmiyoruz. Tarih mi tekerrür eder, hatalar mı, pek sorgulamıyoruz!

Peki ya her şeyin ötesinde  sizce mükemmel bir ilişki var mıdır… Filmlerde veya sosyal medya fotoğraflarında gösterilen sahte survivorship hayallere inanıp, yoksa onları gerçek hayatta mı arıyoruz…Hayatta hep mutsuz ve tatminsiz olmamızın bir sebebi de bu değil mi! 

Share Button
Genel kategorisine gönderildi

Hayattan…

 

(Beni Hayata tutunturan güzel bir parça… Ludovico çalmıyor sanki yaşıyor 3 dk…)

“Hayatınıza bir gün ekleyemem belki ama bir gününüze bir hayat ekleyebilirim….”

Yolda radyo dinlemeyi çok seviyorum bu aralar arabayla gidip geldiğimden her gün Joytürk Sabah Karnavalı programını dinliyorum (Sabah 7-10 arası). Popüler Science ile Mert Ulaş blog sayfası tadında… Her gün, günün sözünü paylaşıyorlar ve bu söz de oradan…

Benim radyo dinleme zevkim lise yatılı dönemlerinden geliyor. Hafta sonları herkes evci çıktığından yurtta çok kişi kalmazdı. Yatmadan önce meşhur sony walkmanmı açar birkaç radyo kanalından birini mutlaka dinlerdim… Yeni nesil bilmez tabi bunun tadını😊

Hayatım çok heyecanlı gerçekten, eğer ilerde hayatım bir film olursa… Emin olun bu FİLM daha yeni başlıyor 😉

Haftanın iki günü ekiple beraber artık spordayım… Pazar günleri de yüzmeyi eklersek galiba toparlıyorum kendimi ne dersiniz…

“Yapacağım” demeye başladım… Hayırlısı 🙂 

“Yapmam lazım” lafını kendime çok derim ama aslında “Yapacağım” dersem asıl o zaman yaparım. O nedenle o kelimeyi daha nadir kullanırım. Bu İngilizcedeki rarely ile always arasındaki fark gibi 😊 

Hayatımın bir yerine koyamıyorum gösterişi…

Instagram üzerinde yapılan bir araştırmaya göre sürekli durum ve selfie paylaşımı yapan insanların kendilerine olan saygı yoksunluğunu telafi etmek için sosyal ağda sürekli paylaşma isteği duyduğunu yazıyordu…(Iphone sendromu:  Yani maddi durumu düşük insanların, evet zengin değilim ama iphone ile bu imajı oluşturabilirim gibi…Bunu aşağıda paylaştığım ASCH deneyi ile de biraz bağdaştırabiliriz.) Bunun adı da psikolojide obsesif-kompulsif bozuklukmuş. Araştırma raporuna göre bu insancıkların tedavi olması gerekirken henüz gerçek bir tedavi ise önerilememiş… Kim bilir sigara gibi, ileride instagramı bırakma hattı ile de karşılabiliriz.

Son dönemde gördüğüm en güzel örnek: Çok “takipçi” az “takip edilen” ile “popülerlik” mesajı vermek 🙂  Bence bununla tatmin olacak kadar Egolu, Kibirli ve Boşsunuz… Zaten bu insancıkların bu şekilde tatmin etme çabaları ancak boş insanları etkiler. Hele ki en garibi ise dışarıya cami-namaz gibi durum paylaşımı yapanlar. Zaten 5 vakit kılsan onu paylaşmazsın… Dedim ya siz ancak gösteriş yaparsınız…(İğreniyorum sizleri gördükçe…) Bu sefer de benim bir tespitim olacak: hayatını dolu dolu yaşayan, üreten ve araştıran insanların sosyal medyada yok denecek kadar az paylaşımda bulunduklarını görüyorum…

Kelimeler incitebilir biliyorsun dimi?

Üniversite 3. Sınıfın yaz döneminde staj dönemlerinde bilakis 😊 Simpsson ları çok izliyordum. Yıllar sonra Twitter da denk geldiğim bu replik bende garip duygular uyandırdı.

Evet incitebilir, bir gece aniden kalbinizi sıkıştırabilir ve hatta öldürebilir…

Sizi bilmiyorum ama; ben ağlayan bir çocuğa el kaldıramam…Hele ki bu yolda benim yüzümden iki kere dizinin üstüne düşüp yaralanmış ise görmemezlikten gelemem ve bence aslolan sevgidir, kanayan yaranın acısını hafifleten, göz yaşlarınızı sildiren…

Ama ben düştüğüm yerden tek başıma kalkacağım… Sonra kendi yaralarımı kendim temizleyeceğim…Biliyorum…Zamanla o yaralar kabuk bağlayacak…Sonra birer birer dökülecekler…Belki de izi hep kalacak….

Mezunmuşum gibi çek 😊

Evet Sabancı Üniversitesi 2017 eğitim yılının sonuna yaklaştım galiba… Benim için Cuma ve Cumartesi günleri stress attığım yeni şeyler öğrendiğim güzel bir yıl oldu. İlerde inşallah bunun gururunu hep yaşarım….

Mezuniyet yaza geldiği için derslerde sık görüştüğümüz arkadaş ortamından sadece Ben ve Simge vardı.  Ancak bu fotoğrafı koyabiliyorum… Hepinizin yolu açık olsun…(Algan, Eren, Hamid, Özlem…)

Biraz ders konuşalım ne dersiniz…. 

Tüketici davranışları dersinden bahsedelim biraz…. Her şeyi anlatamasam da bir giriş yapayım. Prospect theory en elzem başlıklardan bir tanesi bence. Daniel Kahneman ve Amos tversky tarafından ortaya koyulan ve Nobel ödülü alacak kadar etkiliyici bir teori bence.  2 temel prensibi vardır. İnsanlar kazanma ihtimali olduğu durumlarda riskten kaçınan (risk aversion), kayıp ihtimalinde ise  riske giren (risk seeking) tavır takınırlar.

Gelelim Nobel ödülü getiren o deneye:

Teori, deneklere 2 soru sorularak ispatlanmıştır.Soruda iki seçenek var birini tercih ediniz:

  1. a) 50.000 tl kaybeceksin
    b) bozuk para atacağız, bozuk para tura gelirse hiçbir şey ödemeyeceksin yazı gelirse 150.000 tl kaybedeceksin.
  2. Soruda iki seçenek var birini tercih ediniz:
    a) 50.000 tl kazanacaksınız
    b) bozuk para atacağız, bozuk para tura gelirse hiçbir şey kazanmayacaksın yazı gelirse 150.000 tl kazanacaksın
  3. Soruda cevapların çoğu “b” olurken, 2. soruda cevapların çoğu “a” olmakta. aslında finansal olarak ikisi de aynı soru ancak, insanların kaybedecekleri bir olayda risk almaya istekli iken, risk alacakları durumda kazançları orantısız şekilde artacak olsa sabit kazanca razılar. Teorinin bu sonuçlarına bağlı olarak bir kişiye kazanç yada iyi bir şey yapacaksanız bunu parça parça yapın. Yani birisine doğum günü hediyesi alacaksınız bunu topluca bir paketin içinde verirseniz mutluluk katsayısı 5 iken ayrı ayrı verirseniz mutluluk katsayısı 10 olacaktır. Yani aynı harcamaya daha çok mutluluk vermek için Beklenti teorisine bir açıp bakınız efem benden söylemesin…😊

Yazıyı çok uzatmak istemiyorum ama son bir deneyle sonlandırıyorum…

ASCH deneyi yani Türkçesi: İnsan, doğru bildiğini sandığı şeyin tersini iddia eden bir grupla karşılaşırsa ne yapar?  Bence günümüz tüketim çılgınlığını, moda kavramını, siyasi yayılımı, mikro haliyle açıklayan güzel bir deney….

Share Button
Genel kategorisine gönderildi

Sevgili Ailem: Ben Büyüdüm…

Bence insanlar yanılıyorlar, dünyanın da kendine göre bir adaleti var. Bu terazi er ya da geç gerçeği size tartıp gösteriyor.

Orta okul son sınıfta sınavlara hazırlandığımda başarılı bir arkadaşım vardı. Biyoloji sorularında iddialaşıp her zaman onun dediği doğru çıkardı 😊 Kendisinin bize söylediği aklımda kalan en güzel sözü: “Mühim olan insanlıktır” sözüydü. Basit ama içinde en derin manaları barındıran zekice bir sözdü bence. Hep deriz ya Din, Dil, Irk ne olursa olsun önce İNSAN olsun. Peki sosyolojideki dindeki kültürümüzdeki insan olsundan kastettiğimiz kimdi ve neydi. Bu sorunun cevabı da çok basitti bence: AHLAKTI.  

Dünyadaki tüm dinler Hristiyanlık, Budizm, Musevilik, İslamiyet, Şamanizm (Araya sıkıştırayım istedim 😊 ) kısacası tüm dinler özünde kişinin kendisine ve dışarıya karşı ahlaki sınırlarını çizmesine yardım eder. Bu çizgiler anne ve babanın zoruyla çizilemez asla. Eğer örtünüyorsanız, evet ben dinimi yaşayan ahlaki çizgimi bilen bir insanım mesajını verirsiniz. Bu mesaj bazen kimilerine bol kimilerine dar gelir.  Eğer öyle değilseniz, öyle görünmek zorunda da değilsiniz. Bazen korkularımız ve baskılar bizi dışarıya karşı bu illüzyonu çizdirmek zorunda bırakır. Ama hayatta maskeler takarak yaşamak; bence hayatı yaşamaktan çok, ondan kaçmak demektir. Kendiniz olamadığınız her gün, bir başkası olmayı tercih edersiniz. Her gün bir başkasının hayatında savrulursunuz, kararları ve sınırları olmayan bir insan olarak yani bir hiç olarak hayata veda edersiniz. Babamla bu konuda gurur duyarım. Her ne kadar siyasi düşüncesi yaşadığı çevreyle uyumlu olmasa da kendi doğrularını her yerde karşı tarafı incitmeden söyler. Kendi karakterinden ve fikirlerinden asla taviz vermez. Bu babamı nefret edilen bir insan yapmıyor aksine gittiği her yerde sözü dinlenilen, ahlakı davranışı ve fikriyle değer gören bir insan yapıyor. Onu tanımanızı gerçekten çok isterdim.

Hep merak ederdim, insanlar 5 değil de 50 yıl nasıl evli kalabiliyordu.  Köydeki Ayşe ya da Fatma Nine Ahmet Dedeyi bunca yıl neden sevmişti. İkisi de kedilerden köpeklerden hoşlandığı için miydi bu 50 yıllık birikim ve muhabbet. Bence bir ilişkiyi sonsuza dek devam ettirecek tek şey yine ahlaktır (Güven, Şeffaflık ve Fedakarlıktır bir ilişkinin temeli). Mükemmel bir ilişki var mıdır diye sorarsanız? İnanmıyorum. Çünkü mükemmel bir ilişki için analitik ve somut nedenlerin belli ve sıralı olması gerekir. Bu da hislere dayalı bir ilişkinin maddeler halinde analitik bir skalada ölçümlenmesi demektir. Bir ilişkinin bu kadar skaler olması bence başlı başına mükemmellikten uzak sıkıcı bir ilişkinin işaretir. Belki gelecek yüzyılda Robotlar arasında aşkı modellerken böyle bir matematiksel modele ihtiyaç duyabiliriz kim bilir.😊

Bir ilişkide ortak ilgi alanları vs. bunlar sadece kısa süreli eğlendiren illüzyondur. Akademik çalışmalar hatta bunun tam tersini söylüyor. Neden eşiniz diye sorduklarında, eşler ortak noktalardan çok, birbirlerinde olmayan farklı özelliklerin en başta söylendiğini gösteriyor. Çünkü farklılıklardır ilişkiyi özel ve değerli kılan şey. Taraflardan birisinin ilgi ve sevgisi azaldığında bu farklılıklar bahanelere dönüşür zamanla…

Bir ilişkide asla ve asla kendinizi alçaltmayın. Çünkü alçaldıkça tavizler verirsiniz ve taviz verdikçe karşı taraf sizi bir mendil gibi sallar sonra da bir kenara atar. Bu benim hayatımda çıkardığım birçok dersten biri.  

Bazen ikili tartışmalarda susmayı tercih ederim. Çünkü karşı tarafın eleştirilerinde öfke ve sinir hissettiğimde konuyu çözmekten çok kalp kırıcı sözler söyleyip birbirimizi incitmekten başka bir şey olmayacağını düşünürüm. Susmakta, sinir ve öfkenize karşı bir tepkidir. Ve sizlere verdiği en güzel mesaj: Biraz Empati…

Evet Dostum biyoloji dersinde olduğu gibi yine sen haklıydın…  “Mühüm olan insanlık”.

Şuan çok uzaklara gitmeyi: Ekmek, su gibi istiyorum. Dün gece ateşler içinde uyandıysam elbet bir nedeni var…

Ve işin garibi artık ölmekten korkmuyorum…

(Sözlerime Ben diye başladığım için hepinizden özür dilerim) 

Share Button
Genel kategorisine gönderildi

Çocuk Kalabilmek

(Güzel bir müzik dinlemenizi tavsiye ederim)

Çocuk olmak bence duygularını yoğun ve saklamadan yaşamaktır.

Sevincini korkusuzca her yerde paylaşabilmektir.

Heyecanlandığında oturduğun yerden bir anda zıplamak, işin kurallarını kendine göre esnetebilmek demektir.

Duygulandığında ağlayabilmek, sonunu görmeden cesurca savaşmak ve karşılık beklemeden sevebilmek demektir.

Burun kıvırdığınız o çocuk yürek, sözünde durup gelmeyeceğini bilse de bekleyecek ve sizlere Vefa nedir öğretecek.

Hepimizin bir yanı aslında hep çocuktur. Keşfedememişseniz bu zamana kadar eminim saklanıyordur kalbinizin bir yerlerinde. Çocuk dedik yaa, kapıya dikilip ben geldim demeyecektir.

Fakat bugün çocuk yanımdan incindim ve büyümüş tarafımla hayatı ciddi ve planlı bir şekilde yaşamayı hissetmeye çalıştım. Ne kadar da samimiyetsiz, içten pazarlıkçı sanal bir dünyanız var…

Bugün hatıralarıma kazınan tek olay ise hor görülen istenmeyen çocuğun, incitilen yerden usulca uzaklaşması ve saklı bir köşe başında sessizce kendi yalnızlığına gömülüp, ağlamasıydı…

Çocuk göz yaşını silerken içinden:

-Seninle oyunlar oynamayı özledim Anne dedi….

-Tekrardan dizlerine yatsam,

-Bana masal anlatır mısın?

-Seninle gökyüzünü izler miyiz?

-Beni kimsenin incitemeyeceği uzak yerlere götürür müsün?

-Beni tekrardan, ilk günkü gibi öpüp koklar mısın Anne?

-Biliyorum ne diyeceğini, iki üniversite bitirdim ama büyüyüp adam olamadım işte, bir tarafım hep çocuk kaldı 😊

– Keşke sizler de hayatı bu kadar ciddiye almasanız…

– Hep aynı kalabilseniz…

-Veee… Her şeye rağmen kin tutmadan yine sevebilseniz….

Dedi….

Share Button
Genel kategorisine gönderildi