Lisboa’18

Hayatımda her bir durak, sanki yeni bir hedefmiş gibi, birinin doruğuna tırmandıkça diğerinin gölgesini görüyorum ve oraya da varmak için can atıyorum. Biliyorum, hayatımdaki en mükemmel fotoğraf karesini henüz yakalamadım, o en renkli gökkuşağının altından geçmedim, kuzey ışıklarına karşı uzanıp gökyüzünün en görkemli müzikalini izlemedim, Sakura mevsiminde Tokyo’nun pespembe masalsı diyarında kaybolmadım, Afrika’nın bir köyünde çocuklarla birlikte mutluluğun en güzel resmini çizmedim. Dünyanın en masum ve en küçük elini tutmadım. Aktif bir yanardağın üstünden heyecanla drone uçurmadım… Bu ve bunun gibi hayatıma renk katan yol arkadaşımla birlikte henüz uzun bir yolculuğa çıkmadım…

Gökyüzü hâlâ mavi, bulutlar alabildiğine beyaz. Yaşamak her şeye rağmen ümitli ve güzel… Biliyorum, görülecek daha nice günler, ayak basılacak nice ülkeler ve okunacak nice kitaplar var. Bitsin şu lüzumsuz kavgalar!!! Bitsin ki tadına varalım dünyanın: Yemyeşil çayırların, Masmavi gökyüzünün ve Bembeyaz bulutların…


Evet bu şarkı çok uzak diyarlardan İber yarımadasından… Portekizden… İsmi “Fado”…Kelime anlamı “Kader” demekmiş, Portekizlileri biliyorsunuz denizci bir millet ve eskiden bir denizci yelken aldığında en az 1 yıl gelmezmiş o nedenle de birbirlerini özleyen insanlar, duygusal güzel şiirler yazarlarmış. O güzel şiirlerin de böyle ağıt şeklinde okunmasına da Fado demişler.  Bugün Lizbon’da birçok taverna benzeri kafeler de bu tür müzikler çalmakta…

Portekiz…

Dünyayı gezdikçe illaki bir ülkenin bir tarafını çok seviyorsunuz. Bunlar: gittiğiniz yerin mimarisi, kültürü, dili, müziği, yemekleri kısacası her şeyi olabiliyor… Ama benim Portekiz ile olan münasebetim biraz farklı galiba. Kelimenin İngilizce sesli okunuşu “Portugal”, sizce de hem Portekiz’i hem de Portakal andırmıyor mu? Bu tesadüf olmamalı herhalde deyip araştırdım. Tarihi kaynaklarda Portakal, Avrupa’da ilk kez Roma İmp. Döneminde görülmüş. Roma İmp. Çöktükten sonra da bu meyve yüzyıllarca unutulmuş. Taaa ki Endülüs Emevilerine kadar… Fetihle birlikte Narenciye tekrardan Avrupa’da yayılmaya başlamış. O zamanlarda Portekizliler bu ekşi meyveye “Laranja” İngilizler de “Orange” demişler.  16 yy gelindiğinde Portekizli Vasco da Gama Ümit Burnu’nu geçip Tamil Krallığına ulaşmış, bugünkü Hindistan ile baharat ticaretini başlatmış… Avrupa,  tatlı portakal cinsi Citrus ile o yıllarda tanışmış. Çok sevilen bu meyve İspanya ve Portekiz de birçok evlerin bahçelerinde ekilmeye başlamış.  Birçok millet de, bu tatlı(Citrus) ve ekşi meyveyi (Naranj) birbirinden ayırmak için yeni isimler vermiş. Fransızlar: “Portugal”, Türkler de: “Portakal” demiş.  Evet günümüz portakalının, Portekizliler ile ses benzerliğinden öte aralarında tarihi bir ilişkinin de olduğunu unutmamak gerekir.

Şimdi de biraz fotoğraflar üzerinden şehri gezelim: İstanbul, Roma ve Lizbon’nun da ortak özelliği 7 tepeli olmalarıdır…

 

1525 Belem kulesi…
16 yy. da Vasco Da Gama anısına denizcilerin şehre girişlerini kutlamak amaçlı Kral Manuel tarzında yani Barok ve Gotik tarzda inşaa edilmiş. Lakin daha sonraları kule; fener, gümrük ve hapishane olarak kullanılmış. 1983’de UNESCO dünya mirası listesine girmiş.  İkinci Fotoğrafı soracak olursanız, Brezilyalı bir bayan beni de çeker misin dedi Ben de zaten bir model arıyordum dedim, tabii bloguma koymak için iznimi aldım 🙂 

Tarihte en uzun yaşayan diktatör Portekizli Salazar, 1960 yılında Kaşif Henry’nin 500. Yıl Ölümü anısına, bu anıtı yaptırmış. Anıt 53 Metre yüksekliğinde ve güneye bakıyor yani Portekiz’in sömürge devletlerine…  O yıllara bakarsanız özellikle 1900 – 1950 yıları arasında faşist mimari dünyaya hakimmiş ve bu anıtta faşist bir mimari tarzda yapılmış.  Ülkemizdeki bir örneği de Fatih Lalelideki İstanbul Üniversitesi Fen edebiyat fakültesi…

25 Nisan köprüsü, San Francisco’daki Golden Gate köprüsünün mimarları tarafından  tasarlanmış.

Rossio meydanı. Her ne kadar çok görkemli ve şık gözükse de zamanın da burada çokça idamlar ve boğa güreşleri olmuş. Kaldırım desenleri eminim sizin de dikkatinizi çekmiştir…. Rivayete göre beyaz döşemeler haçlı ordusunu, siyah döşemeler de kargaları simgeliyormuş. İçinizden benim gibi neden “Karga” diyebilirsiniz, bildiğiniz üzere her bir ülkenin koruyucu azizi var. Portekiz’in koruyucu aziz’i olan Wilsente’nin de mezarını kargaların koruduğuna inanılıyor. Bundan dolayıda kargaları temsilen siyah tercih edilmiş.Yani kaldırımlar iki koruyucu gücün simgesi.(Çok inandırıcı olmasa da 🙂 )

Jeronimos Manastır’ı Vasgo Gama’nın dönüşü anısına baharat ticaretinden elde edilen gelirin %5 ile yapılmış (Artık tüm geliri siz düşünün). Yine Belem kulesi gibi Melez bir mimariye sahip. Dışarıdan dantel işlemesi gibi harika bir görünümü var. Manastır, deniz kıyısına yakın yapılmış olmasına rağmen denizin çekilmesiyle birlikte araya iki kocaman yol, büyük bir anıt, park ve bir tane de müze sığmış…  

Belem pastanesi (since 1837)
 Bakmayın dışardan küçük olduğuna içerisi devasa  bir müze. Ben de her bir turist gibi sabah kahvaltısını burada yaptım. Antep’in katmerine benzeyen kaymaklı kurabiyesini tattım. Tarifini şuan 3 kişi biliyormuş (Bu gizlilikte meşhur oldu 🙂 ). Bugün günümüze kadar kurabiyenin tarifini gizli tutmayı başarmışlar hatta tarifini bilen üç kişinin aynı kazada ölmemesi için aynı araçla seyahat bile etmiyorlarmış. Pastanede bu kurabiyeden günde ortalama 40 bin adet satılıyormuş. Adet bilgisini bilerek paylaştım bilirsiniz klasik Türk insanının kolay yoldan zengin olma hesabıdır bu: Günde 40 bin adet olsa çarpı 1 Euro çarpı 30 gün dersek…  Yuppii zengin olduk… 😉

Wall ArtSarı TramvayTicaret Meydanı

Dünyanın neresinde olursak olalım, geceleyin, şehir ışıklarının ve bulutlarının olmadığı bir vakit, özel bir fanustan aynı sonsuz boşluğa baktığımızı unutmayalım.

Kendinize iyi bakın…

Gürkan
Lisboa’18

Share Button