Duygusal Memleketlerimiz….

Bazen bir yere ait olmayışımı düşünürüm. Nerelisin? sorusu, benim için anlamsız bir sual galiba. Ama ısrar ederseniz benim için iki cevabı var: Kimlikte yazanı mı soruyorsun yoksa şuan hissettiğimi mi … Çünkü keyif aldığım her an, her saat değişen bir duygu nereli olduğum. Örneğin: Hasanpaşa hanında kahvaltı yaparken sorarsanız size Diyarbakırlıyım derim. Ayder yaylasına çıkıp, yeşil ve mavinin arasında çayımı yudumlarken sorarsanız size Karadenizliyim derim. Kapadokya’da kırmızı balonlara tutunmuş uçuyorsam, ben şu giden buluttanım derim.  Kısacası bulunduğum anın tadını çıkarmaya çalışan bir insanım işte, nereli olduğum çok mu önemli….

Haber kanallarından izlediğimiz kadarıyla bildiğimiz, güneydoğuyu gezmeye gittiğimizde nedense hep şaşırıyoruz. Çünkü oraya gittiğimizde fark ediyoruz; onlar, sizlerin düşündüğü gibi düşünmüyor, davrandığı gibi davranmıyor ve baktığı gibi bakmıyordu…. Galiba biz en çok buna şaşırıyorduk… Peki ya ne zannediyorduk… Medeniyetin temellerinin atıldığı, ilk yazıdan tutun da tarihteki ilk üniversiteye kadar birçok uygarlığa beşiklik eden, bu topraklarda yaşamış ve yaşayan insanlara, medeniyeti ve kültürü biz mi götürecektik !!

(Hasanpaşa Hanı, Hasankeyf ve Kral Hasan (Umarım öyledir 🙂 ) )

Geçen gün çok sevdiğim birisinin, güneydoğuya seyahat ettiğini duydum, yakın çevresiyle yaptığı sohbete biraz kulak kabartıp dinlemeye çalıştım. Bu arada, gizlice dinlemek, ayıp bir şey galiba 😊 Şu hayatta neyin ayıp olup/olmadığını bir türlü çözemedim 😊 yok yani bir sürü parametri var: çocukluğumdan beri: “zamana, mekâna, yaşa” göre sürekli değişiyor…Bir de bunların derecesi var tabii: Ayıp, Çok Ayıp, Aaaa Çok Ayıp falan diye de gidiyor…Galiba bu ayıp kategorisine giriyor 🙂 Çenem düştü yine 😀 …Neyse…. Kulak kabartsam da zaten tam duyamadım. Ama hayal ettim kendimce oracıkta 😊 Dedim ki: Önceee, Meşhur Hasanpaşa Hanı’nda güzel bir kahvaltı ile güne başlamıştır, sonra birbir camileri, kiliseleri, türbeleri, çarşıları, ziyaret etmiştir. Heyecanlı bir şekilde, yöre halkının esnafıyla ve küçük çocuklarıyla sohbet etmiştir, dizler tutmamaya başlayınca da biraz dinlenmek için gösterişli olmayan ama oranın özel bir kafesinde soluklanıp kaçak dediğimiz iyi demlenmiş çayı içmiştir. Çayını yudumlarken kulağına ilişen müziğin sözlerini anlamasa da ufak bir tebessüm edip, uzaklara dalmıştır… Kısacası birkaç günlüğüne de olsa tam bir Güneydoğulu olmuştur…Ben böyle hayal etsem de, onun gözlerinden anladığım kadarıyla bir kültürü tanımak: En saf, en insancıl duygular ile ona dokunmak, hissetmek ve keşfetmek demekti… Bu, benim onda gördüğüm en güzel yaşama sevinciydi… 😉 

———–

(Fotoğraf: Bisiklet turundan)

Diyarbakırlı  Ahmet Arif’in şiir kitabıyla ilk kez ilkokulda tanıştım… Eski bir kasetten onun kendi sesiyle kaydettiği şiirlerini galiba o zamandan beri dinlerim: Hasretinten prangalar eskittim, Anadolu, Terketmedi Sevdan Beni, Adiloş Bebenin Ninnisi, Otuzüç Kurşun ve daha nicesini… 

Anadolu
Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?…


 

Share Button

İçimdeki Ben

Kendime bir hedef koyduğum zaman, çoğu kez kafamın içinde bir benlik oluşuyor. Kendine güveni tam, baskıcı değil ama hırslı ve belki de biraz ısrarcı biri olabilir. Hedeflerimi gerçekleştirmem için o kafamın içinde benimle konuşuyor, hatta bana kendi adımla sesleniyor, beni motive ediyor. “Şöyle yapmalısın Gürkan, dayanmalısın Gürkan” gibi. Sanırım ortaokuldan beri orada ve gerektiğinde ortaya çıkıyor, aslında ona ihtiyacım olduğunda ben çağırıyorum demek daha doğru. Sanki tamamen bilinçli yaratılan ve ihtiyaç duyulduğunda aktive olan bir otokontrol mekanizması. Çoğu insanın zihninde farklı şekillerde olduğunu tahmin ediyorum. Eminim ki; kimisinde, ölmüş büyükannesi, babası, ya da bende olduğu gibi kişinin Kendisi…Belki ki de Tanrı veya Allah…

Asıl kafamı kurcalayan, bu yardımcı olan otokontrol mekanizmasını beynimiz nasıl ve neden oluşturuyor, onun karakterini nasıl belirliyor? Acaba o da bizimle birlikte büyüyüp gelişiyor mu yoksa aslında o bir duyguyu mu temsil ediyor? Kendi örneğimdeki gibi; acaba ortaokuldaki hali ile bugünkü hali bir mi?  Hani nasıl mutluluk duygusunun hissi değişmez, sadece mutlu olduğunuz şeyler değişir, acaba kafamızda yarattığımız otokontrol mekanizması da bir bakıma his mi? Belki de çevremizden farkında olmadan aldığımız bir tür enerjidir, ne dersiniz 😉

Share Button

Knime Giriş

Bir işi yarım bırakmayı sevmiyorum

İş yerinde, Mart-Nisan ayları arasında İç Piyasa Fon Kullandırım projesine dahil oldum. Projedeki amacım, değişkenlerin belge kontrol süresi üzerindeki etkisini ölçmekti; yani hangi değişken, belge kontrol süresi üzerinde ne kadar etkiliydi, anlamak istiyorduk. Tabi tasarım model aslında belliydi, benden istenen ise sadece veriler ile bunu desteklemekti. Bunun için de gerekli olan, veri seti ve genel iş akışıydı. (Genel iş akışının altını çiziyorum çünkü doğru bir model kurduysanız işin alt detayını zaten çıkan çıktılardan sonra araştırmanız gerekir 😉)  Onun için çok fazla gerekli olmayan iş bilgisiyle de kafamı karıştırmak istemedim.  Gel zaman, git zaman bunu çeşitli departmanlara danışarak regresyon ile yapabileceğimize karar verdik. Ben de oturdum, çoklu değişkenli regresyon yöntemiyle SPSS de bunu ispatlamak için çalışmalara başladım. Akşamları her gün 1-2 saatimi youtube’da SPSS videolarına ve ders kaynaklarına ayırmaya başladım. 2 ay boyunca veri setimize ne tür taklalar attırırsak attıralım R square’de %10 geçemedik 😀 Tabi 2 ay emek verip, ulaştığımız sonuç: Regresyon ile bu verilerin analiz edilemeyeceği gerçeğiydi. Evet, tüm yenilginin faturasını kendime kestim çünkü numeric değişkenlerden oluşmayan data seti ile regresyon analizinin sonuç üretmesi zaten beklenemezdi (Lojistik regresyon hariç). Bundan sonrası için alternatif yöntemler pek de düşünülmeden, başarısızlığın nedenine veri eksikliği yazılıp, projenin analiz kısmı kapatılmıştı. Lakin benim tarafımda henüz kapanmamıştı 😊 Eğer elinizde string/flag/kategorik gibi değişkenleriniz ağırlıklı ise R square’in %10 da kalması zaten çok normaldi. Hatta bu bile bir başarıydı 😉  Tabii bunu temmuz ayında Y. Lisans’ın Big Data dersinde anladım. Bu tarz dataların classification algoritmalar ile çözülmesi gerekiyordu.  

Knime Giriş

Okunuşu Naym’dır. Alman lisanslı olduğundan Nayn (Nein) diye espri yapmaya çalışanlar olabiliyor, siz boşverin onları, tebessüm edin, geçin. 😊

Knime programı, veri madenciliği programları arasında çok popüler olmasa da geleceği oldukça parlak bence. Programın kullanımının kolay ve ücretsiz olması, onu öne çıkaran en önemli özelliklerden birisi bence…

Örnek üzerinden modelimizi kurar isek:

Modelimizdeki ilk Node’mız XLS File Reader yardımıyla verileri sisteme okutmak. Zaten gerekli seçimleri yapıp, execute ettiğimizde, sistem sizin gösterdiğiniz tüm verileri alacaktır. Burada karşılaşılan genel problem, satır başlıklarını sisteme alırken sorun yaşanabilmektedir. Configure kısmında “Tables contains column names in row Number 1” seçeneğinin işaretli olduğundan emin olmanız gerekir.

Aşağıdaki şekilde Column filter node kullanarak 46 değişkenden, belirlediğimiz 30 değişkene düşürdük. Zaten data type baktığınızda da dataların büyük bir bölümünün string olduğunu görürüz.

Kullanacağımız Random Forest algoritmasının daha iyi sonuç vermesi için, Numeric Binner ile medyanın altında kalanlar için İyi, üstünde kalanlar için de Kötü olarak kategorize edip toplamda 2 tür class oluşturduk.

Verileri, partitioning node yardımıyla %65 train için %35 test için ayırdık. Ama sonrası için veri setindeki dengesiz dağılımları önlemek için smote özelliğini kullanma gereği duyduk.  Aslında açılımına bakarak da ne yapmak istediğimizi çok rahat anlayabilirsiniz. “Synthetic Minority Oversampling Technique” ile dengesiz dağılımın önüne geçmek için sentetik datalar ürettik. Bu şekilde az olan petrol ve benzeri  azınlık gruplar dengelenip, model için daha doğru öğrenme sağladık. Bazı algoritmalar, ZeroR değerine göre performans odaklı davranıp, hiç öğrenme yapmadan da %95’lere varan yüksek sonuçlar üretebiliyor. Dolayısıyla bu gibi durumların önüne geçmek için Knime’ın Smote özelliğini kullandık.

Modelimizde kullandığımız Random Forest algoritması ile %76 bir accuracy elde ettik. Aslında veri setimizde gerekli dönüşüm/manipülasyon yapsaydık %80’lere çıkabileceğimize de eminim.

Confusion matrix bakarsak; Satırlar: Belge kontrol süresi / Sütünler: Prediction edilen sonuçlardır. Aşağıdaki matrix okuyacak olursak; 1545 “İyi” iken biz de “İyi” olarak tahmin etmişiz lakin; 498 “İyi” iken biz “Kötü” olarak tahmin etmişiz.

ROC eğrisinin 0,5’den büyük olması beklenir, yani eğrinin y=x doğrusunun üstünde olması istenir ki bizim kurduğumuz modelde de zaten 0,81 değeri ile gayet başarılıdır.

Peki nedir Random Forest algoritması?

Bu algoritmayı, decision tree algoritmasının altında gruplandırabiliriz. Karar ağacı öğrenmesinde, bir ağaç yapısı oluşturularak ağacın yaprakları seviyesinde sınıf etiketleri ve bu yapraklara giden ve başlangıçtan çıkan kollar ile özellikler üzerinde tek bir ağaç yapısı kurulur. Fakat Random forest algoritmasında ise birden fazla ağaç ilişkisi kurulur. Algoritmanın hesaplanmasında, information gain ve entropy değerleri üzerinden nitelikler oluşturulur. Yani bir değişkenin oluşturacağı bağıntı sayısı ne kadar fazla ise information gain o kadar yüksek, entropy(belirsizlik) değeri de o kadar düşüktür. Information gain yüksek olan değişkenden dallanma başlar. Buna göre de karar ağacı oluşturulur. Fakat ben, Knime da simple tree yapısına bakmak yerine split değerine bakıyorum çünkü bir değişken ne kadar çok split edilmiş ise information gain de o kadar yüksektir yorumunu yapıyorum.

Sonuç olarak: Aşağıdaki şekilde de gösterildiği üzere: %76 accuracy ile “Mal Cinsi Üst Kategorisi” 29 split değerine göre “Belge kontrol süresini” en çok etkileyen değişkenimizdir. En başta da belirttiğim üzere, Mal Cinsinin, belge kontrol süresini en çok etkileyen değişken olmasını bekliyorduk, öyle de oldu 🙂 

(Özetle: Yarım kalan proje Ağustos ayında tamamlanmıştır 😊)

Kendime Not:
Bazen, sorunların üstesinden gelmek için zamana ihtiyaç duyarsınız. Ta ki yeni şeyler görüp, öğrenip, hatalarınızdan yeni dersler çıkarana kadar…
Bilirsiniz ki ancak o zaman kaldığınız yerden devam edebilirsiniz ve ileriye baktığınızda hayatınızda aşamayacağınız hiçbir problemin olmadığını görürsünüz. 
Siz yeter ki umudunuzu kaybetmeyin 😉

Share Button

Geleceğe Mektup

Tarih: 10.09.2017

Merhaba…

Geleceğe mektuplar gönderen Annen, mutlaka benden de bahsetmiştir 😊…

Bu yazıyı okuduğunda nerede ve nasıl bir hayatımız olacak inan ben de gerçekten merak ediyorum.

Bir çocuğun gözünden bugünü sana anlatırsam, şu an yaşadığımız yılda Google’suz bir hayat düşünemiyoruz. Bizi birbirimize bağlayan sosyal ağ şimdilik Facebook. Biraz daha entel olanlarımız da Twitter ’da… Tükenmez kalem efsanesi hala devam ediyor, bildiğin üzere her aldığımızda tükeniyorlar. Ajda Pekkan kimlikte 71, görünüşte halaaa 41 yaşında (Maşallah) 😉 Uçan kaykaylar hala yok ama drone teknolojisinden beklentim yüksek, yakın bir gelecekte, drone’lar 5000 yıldır kullandığımız tekerleğin saltanatına son verecek gibi duruyor. Hayalimdeki Araba şimdilik Volvo S90, tabi bu araçları kullanmak için sınava girip bir de ehliyet almak gerekiyor. Fakat şu an bile sürücüsüz araçların Amerika ve Norveç’te testlerinin yapıldığını düşünürsek muhtemelen senin zamanında ehliyete gerek de kalmayacak. Günümüzün teknolojik gelişmeleri böyle iken, kültürümüz için sana aynı şeyleri söyleyemeyeceğim, Plaza denen bir kültürümüz var, Starbucks’dan kahve almadan masamıza oturmuyor, toplum için kitap okuyup, toplum için yaşıyoruz. Kılık kıyafetimizi pahalı ve lüks markalardan seçip, daha egolu ve güzel gözükmek için instagramda paylaşıyoruz. Bir günde sahte dostluklar, sahte arkadaşlıklar kurup, sabahlara kadar mesajlaşıp, hemen sıkılıp, birinden ötekine geçiyoruz. Menfaatimiz için selam verip, gülünmeyecek esprilere gülüp, sevmediğimiz insanlarla öğlen yemek yiyip, kariyerimiz için maskeler takıyoruz. Bizler size böyle bir kültür devrediyoruz. Bunun bir adı yok. Bu bir süreç, kimimize göre bütün bunlar yozlaştığımızın göstergesiyken, kimimize göre de sadece kültürel bir değişimdi. Anlayacağın her şey bu kadar basitti.

Eminim bu anlattıklarıma yıllar içinde bir cevabın olacak ama bazen okuyarak değil de bazı şeyleri yaşayarak öğreneceksin. Mesela; ilişkilerini ne sadece mantık üzerine ne de duyguların üzerine inşa etmen gerektiğini… Mantık, çizgileri ve belirli bir şekli olan Toprak gibidir, ama ona su değmeden, duyguların dokunmadan ne eğip bükebilir, ne de şekil verebilirsin. Demem o ki, sen su olup ağladığında, o karşına geçip senin göz yaşlarını, elleriyle silip Toprak olabilmişse, geriye ikinizin elleriyle çamura şekil vermek kalmış demektir.  Ama asıl mesele şu ki, sen bu topraktan çömlek yapmak istiyor musun, istemiyor musun önce ona karar ver?

Vee sen, sen ol, bir başkasının fikri ve düşüncesine göre birisini ne daha çok sev ne de nefret edip ceza ver. Sen, önce sen ol. Unutma bu hayat senin… Aksi halde; hayatında çok kandırılıp hayal kırıklığı yaşarsın, önce duygularının kölesi olursun, bir an kendi hayatında mutlu ve yaramazı oynar, bir an küser kendi hayatında yalnızı oynarsın … “Oynarsın” diyorum çünkü sen, sadece sana söylenenleri yaparsın… O nedenle karakterini oluşturup, hayata karşı duruşunu koyman çok önemlidir. Bunu anladığın zaman, herkes sana daha çok güvenecek ve attığın her adımda hiç kimse umurunda bile olmayacak… Buna emin ol…

Kendini, kendinle zaman geçirmeyi yalnızlık sanmayacağın şekilde yetiştir. Seni, içindeki yaratıcıyla buluşturacak en güzel ve en sağlam köprüyü inşaat et. Bu keşif benim için, bazen derinden gelen bir müziği dinlemektir bazen de enstrümanın tellerine vurmaktır. Geceleyin herkesten gizlice kalkıp odanın penceresinden, yıldızları ve gökyüzünü izlemektir hem hiçliği hem de sonsuzluğu aynı anda keşfetmektir. Senin gibi olmayan bir canlıya dokunmak, sevmek, ellerimle beslemek ve ona kendinden bir isim vermektir. Ağaçlarla konuşmaktır, kentte büyümüş çoğu insan için ağaç sadece bir ağaç iken senin için öyle olmasın, yakınından geçtiğin her ağacın ismini bil mesela. Bütün bunları anlatıyorum çünkü sen de büyüdükçe diğer insanlar gibi bencilce bir hayatı benimseyeceksin, her şeyin senin etrafında döndüğünü zannedeceksin, onlara benzememen için, karşındaki sıradan canlı bile olsa onun da duygularının olduğunu bil ve alay etmemen gerektiğini öğren.

Benim için galiba teslimat süresi en uzun mektup bu olacak, bu sefer PTT’yi suçlamayacağım söz veriyorum. 😊 Mektup ne zaman eline geçer bilmiyorum ama sen beni anlasan da anlamasan da beni yine de bul… 😊 Öncesinden haber verirsen kakaolu kek ve az ekşimsi şerbet yapabilirim 😊 (Şerbet konusunda iddialı değilim ama merak etme o zamana kadar daha iyisini yapabilir olurum 😊). Tabii kabul edersen bir de küçük bir hediyem olur.

                      Tarih: 31.08.2017

Gözlerinden öpüyorum küçük yaramaz 😊

Unutma ki sen önce bir bireysin, annen ve babandan ziyade hepimiz gibi önce bu hayatın bir evladısın.  Sakın ola, hayatını ihtiyacından fazla mal mülk edinerek tüketme, bil ki bu dünya da hepimiz kiracıyız.  Mühim olan hayatı öğrenerek, keşfederek, dokunarak ve tüm damarlarında hissederek yaşamaktır.

Ne kadar büyürsen büyü, her zaman hayallerinin peşinden koşan çocuk olarak kal.  

Annenin ve babanın elini asla bırakma…

(Yanlış anlama her dediklerini yap demiyorum 😉)

Gürkan ŞAMAN (😉)

Share Button
Genel kategorisine gönderildi

Survivorship Bias

 

Türkçesi olmayan, ya da varsa bile benim bilmediğim, bir kavram Survivorship Bias. Genel olarak, insanların başarıya fazla odaklanarak, başarısızlığa uğratanları gözünden kaçırması ve sonucunda asıl meseleyi görememesi anlamına geliyor. Gazetelerde okuduğunuz haberlerden, izlediğiniz filmlere kadar düşünün, genellikle karşınıza çıkan karakterler başarılıdır ve hikaye içerisinde nasıl başarıya ulaştıkları anlatılır. Diğer yandan başarısızların ve onların nasıl başarısız oldukları pek anlatılmaz, anlatılsa bile, hep kaybeden anlamına gelen loserlık ile özdeşleştirilir, okuyucu ya da izleyicinin dikkatini pek çekmez. Devamında ise, okuduğu ya da izlediği hikayenin etkisinde kalan bireyler, kendilerini başarılı karakterlerle özdeşleştirir, başarılı karakterlerin yaptıklarını yaparak, kendilerinin de aynı şekilde başarılı olabileceğini düşünür. Oysaki bu insanlığın uzun yıllardır yaptığı ve yapmaya devam ettiği bir hatadır, tarihte de birçok örneği mevcuttur.

Survivorship Bias ile ilgili anlatılan iki üç tane çok temel tarihi hikaye var. 

En çok bilineni II. Dünya Savaşı’nda hasar alan uçaklara yapılan zırh güçlendirmesi ile ilgili. Hasar alan uçakları inceleyen araştırmacılar, bu uçakların en çok zarar aldığı kısımların güçlendirilmesi gerektiğine karar veriyorlar. Ancak devamında, yapılan zırh güçlendirmesinin çok fazla bir etkisinin olmadığı, geri dönen uçak sayısında pek bir değişiklik görülmediği, uçakların da aynı yerden hasar almaya devam ettikleri görülüyor. Bu kısımda ortaya çıkan Abraham Wald adındaki matematikçi, yapılan araştırmanın zaten kurtulan uçaklar üzerinde yapıldığını, hasar alan bölgelerin uçakların düşmesine sebebiyet veremeyecek kadar güçlü olduğunu, asıl araştırılma yapılması gerekenin düşürülen ve dolayısıyla geri dönememiş uçaklar olduğunu, zırh güçlendirmesi yapılması gereken yerlerin de, kurtulan uçakların hiç zarar almamış bölgeleri olması gerektiğini savunuyor. Devamında uçaklara yapılan güçlendirmeler, yakıt deposu gibi, öncesinde geri dönen uçakların zarar almadığı kısımlara yapılıyor ve Abraham Wald’un haklı olduğu görülüyor. 

Bir başka hikayede ise, I. Dünya Savaşı’nda, kask kullanımına geçildikten sonra kafasından yaralanan asker sayısının çok fazla arttığı görülüyor, dolayısıyla da kask takmanın gereksiz olduğu düşünülüyor. Ancak daha sonradan fark ediliyor ki, kask sebebiyle oluşan yaralanma sayısının artmasının sebebi, kask takan askerlerin ölümden kurtulmasından başka bir şey değil. Yine bu hikayenin emniyet kemeri versiyonu da mevcut. Trafik kazasından kurtulup hastaneye gelenlerin, hep emniyet kemeri taktığı görülüyor, dolayısıyla da emniyet kemerinin yaralanmaya sebebiyet verdiği algısı oluşuyor. Ancak gözden kaçırılan nokta, emniyet kemerini takmayanların zaten hastaneye gelmeden ölmüş olmaları.

Tüm bunlar aslında tek bir şeyi anlatıyor. Başarıya götüren şey, başarısızlığa götürenleri bilmekten geçiyor. En başta da belirttiğim gibi, en çok yapılan hata başarı hikayelerine verilen değerin, başarısızlık hikayelerine verilen değerden çok daha fazla olması. Bence bu noktada Beynimiz bizimle biraz oyun oynuyor. Çünkü beynin tatmin olma duygusuyla birlikte, kendi gördüğü ve duyduklarıyla oluşturduğu örneklemiyle bir yargı oluşturuyor ve en önemlisi bunu genelleyerek yapıyor olması.  Örneğin bir kişi üniversiteyi bırakarak milyarder olduysa, siz de onun gibi üniversiteyi bırakıp, onun izlediği yolu takip ederek milyarder olacaksanız sanıyorsunuz. Beyniniz bu genellemeyi, size keyif vererek yapıyor….

Bir de şunu düşünün, Türkiye tarihi ile ilgili anlatılanların çoğu ne kadar harika olduğumuz üzerine. Tarih derslerinde anlatılanlar, eğer hala değişmediyse, Karlofça Antlaşması ile birlikte, övündüğümüz Osmanlı tarihi ile ilgili, eminim birçok kişi, II. Mehmed (Fatih), I. Selim (Yavuz) ve I. Süleyman (Kanuni) haricinde, bir tek son yıllarda artan popülerliği ile II. Abdülhamid’i ve de Cumhuriyet tarihi dolayısıyla VI. Mehmed’i (Vahdettin) tanıyor. Başarıları haricinde pek ilgilenmediğimiz Osmanlı’da, hangi hatalar yapıldı da çöküşe doğru yol aldı pek merak etmiyoruz. Tarih mi tekerrür eder, hatalar mı, pek sorgulamıyoruz!

Share Button
Genel kategorisine gönderildi

Hayattan…

 

(Beni Hayata tutunturan güzel bir parça… Ludovico çalmıyor sanki yaşıyor 3 dk…)

“Hayatınıza bir gün ekleyemem belki ama bir gününüze bir hayat ekleyebilirim….”

Yolda radyo dinlemeyi çok seviyorum bu aralar arabayla gidip geldiğimden her gün Joytürk Sabah Karnavalı programını dinliyorum (Sabah 7-10 arası). Popüler Science ile Mert Ulaş blog sayfası tadında… Her gün, günün sözünü paylaşıyorlar ve bu söz de oradan…

Benim radyo dinleme zevkim lise yatılı dönemlerinden geliyor. Hafta sonları herkes evci çıktığından yurtta çok kişi kalmazdı. Yatmadan önce meşhur sony walkmanmı açar birkaç radyo kanalından birini mutlaka dinlerdim… Yeni nesil bilmez tabi bunun tadını😊

Hayatım çok heyecanlı gerçekten, eğer ilerde hayatım bir film olursa… Emin olun bu FİLM daha yeni başlıyor 😉

Haftanın iki günü ekiple beraber artık spordayım… Pazar günleri de yüzmeyi eklersek galiba toparlıyorum kendimi ne dersiniz…

“Yapacağım” demeye başladım… Hayırlısı 🙂 

“Yapmam lazım” lafını kendime çok derim ama aslında “Yapacağım” dersem asıl o zaman yaparım. O nedenle o kelimeyi daha nadir kullanırım. Bu İngilizcedeki rarely ile always arasındaki fark gibi 😊 

Hayatımın bir yerine koyamıyorum gösterişi…

Instagram üzerinde yapılan bir araştırmaya göre sürekli durum ve selfie paylaşımı yapan insanların kendilerine olan saygı yoksunluğunu telafi etmek için sosyal ağda sürekli paylaşma isteği duyduğunu yazıyordu…(Iphone sendromu:  Yani maddi durumu düşük insanların, evet zengin değilim ama iphone ile bu imajı oluşturabilirim gibi…Bunu aşağıda paylaştığım ASCH deneyi ile de biraz bağdaştırabiliriz.) Bunun adı da psikolojide obsesif-kompulsif bozuklukmuş. Araştırma raporuna göre bu insancıkların tedavi olması gerekirken henüz gerçek bir tedavi ise önerilememiş… Kim bilir sigara gibi, ileride instagramı bırakma hattı ile de karşılabiliriz.

Kelimeler incitebilir biliyorsun dimi?

Üniversite 3. Sınıfın yaz döneminde staj dönemlerinde bilakis 😊 Simpsson ları çok izliyordum. Yıllar sonra Twitter da denk geldiğim bu replik bende garip duygular uyandırdı.

Evet incitebilir…

Sizi bilmiyorum ama; ben ağlayan bir çocuğa el kaldıramam…Hele ki bu yolda benim yüzümden iki kere dizinin üstüne düşüp yaralanmış ise görmemezlikten gelemem ve bence aslolan sevgidir, kanayan yaranın acısını hafifleten, göz yaşlarınızı sildiren…

Mezunmuşum gibi çek 😊

Evet Sabancı Üniversitesi 2017 eğitim yılının sonuna yaklaştım galiba… Benim için Cuma ve Cumartesi günleri stress attığım yeni şeyler öğrendiğim güzel bir yıl oldu. İlerde inşallah bunun gururunu hep yaşarım….

Mezuniyet yaza geldiği için derslerde sık görüştüğümüz arkadaş ortamından sadece Ben ve Simge vardı.  Ancak bu fotoğrafı koyabiliyorum… Hepinizin yolu açık olsun…(Algan, Eren, Hamid, Özlem…)

Biraz ders konuşalım ne dersiniz…. 

Tüketici davranışları dersinden bahsedelim biraz…. Her şeyi anlatamasam da bir giriş yapayım. Prospect theory en elzem başlıklardan bir tanesi bence. Daniel Kahneman ve Amos tversky tarafından ortaya koyulan ve Nobel ödülü alacak kadar etkiliyici bir teori bence.  2 temel prensibi vardır. İnsanlar kazanma ihtimali olduğu durumlarda riskten kaçınan (risk aversion), kayıp ihtimalinde ise  riske giren (risk seeking) tavır takınırlar.

Gelelim Nobel ödülü getiren o deneye:

Teori, deneklere 2 soru sorularak ispatlanmıştır.Soruda iki seçenek var birini tercih ediniz:

  1. a) 50.000 tl kaybeceksin
    b) bozuk para atacağız, bozuk para tura gelirse hiçbir şey ödemeyeceksin yazı gelirse 150.000 tl kaybedeceksin.
  2. Soruda iki seçenek var birini tercih ediniz:
    a) 50.000 tl kazanacaksınız
    b) bozuk para atacağız, bozuk para tura gelirse hiçbir şey kazanmayacaksın yazı gelirse 150.000 tl kazanacaksın
  3. Soruda cevapların çoğu “b” olurken, 2. soruda cevapların çoğu “a” olmakta. aslında finansal olarak ikisi de aynı soru ancak, insanların kaybedecekleri bir olayda risk almaya istekli iken, risk alacakları durumda kazançları orantısız şekilde artacak olsa sabit kazanca razılar. Teorinin bu sonuçlarına bağlı olarak bir kişiye kazanç yada iyi bir şey yapacaksanız bunu parça parça yapın. Yani birisine doğum günü hediyesi alacaksınız bunu topluca bir paketin içinde verirseniz mutluluk katsayısı 5 iken ayrı ayrı verirseniz mutluluk katsayısı 10 olacaktır. Yani aynı harcamaya daha çok mutluluk vermek için Beklenti teorisine bir açıp bakınız efem benden söylemesin…😊

Yazıyı çok uzatmak istemiyorum ama son bir deneyle sonlandırıyorum…

ASCH deneyi yani Türkçesi: İnsan, doğru bildiğini sandığı şeyin tersini iddia eden bir grupla karşılaşırsa ne yapar?  Bence günümüz tüketim çılgınlığını, moda kavramını, siyasi yayılımı, mikro haliyle açıklayan güzel bir deney….

Share Button
Genel kategorisine gönderildi

Matthew Perryman Jones – Only You

Share Button
Genel kategorisine gönderildi

2016 yılına Veda Ederken

Her yılın sonunda ne yaptık diye özet geçerler ya ben de size Son Yazımdan – 2016 Aralık sonuna kadar hayatımda neler değişti onlardan bahsedeyim.

Öncelikle Amca oldum onun haberini vereyim…

2016-12-31_02-39-11(Doruk’un bundan sonraki hayatında, elinden hiç düşürmeyeceği telefonla buluştuğu an…) Hmmm “Gürkan Amca”… Buna biraz alışmam gerekecek sanırım, kendimi daha olgun hissettim şimdi… “Gürkan Bebek”, “Gürkan Abi”, “Gürkan Amca” sırası geldiğinde belki “Baba” belki de “Gürkan Dede” olacağım… Hepimiz için zaman çok hızlı geçiyor işte…

—————————————————————————————————————–

Yine Yarışma ve Yine Ben…
Her sene olduğu gibi bu yılı da yarışmasız geçirmek istemedim. Bu sefer, Kuwait Finance House Inovasyon yarışmasındaydım. Yarışma tahmin edebileceğiniz üzere Kuveyt deydi 🙂 … Benim için her şeyden önce yeni bir ülke ve tatildi. Fakat önce tatili hak etmek gerekiyordu 😉 Cumartesi akşam 17.00’de, 3,5 Saatlik Operational Management sınavından çıkıp, uçağa yetişip gece 4’de Kuveyt’te hotele yerleşip hemen hemen 2 saatlik uykuyla sabah 10 da ilk sırada CEO’lara proje sunumunu yaptım… Benim için gerçekten çok yorucu 2 gündü… Neyse ki; istediğim gibi geçti. (Bad Boy 😉 )

d_l5ll

Kuveyt’in 3 milyon nüfusu var, yani hemen hemen bir İzmir kadar diyebiliriz. Havalananından Hotele giderken site benzeri önünde 10-15 arabası olan birçok ev gördüm fakat sonra anladım ki o site, aslında bir şato ve o şatoda sadece bir aile yaşıyor. 🙂  Anlayacağız İnsanlar çok zengin. Ailede Hane Sayısı + 1 kadar araba var. +1 olmasının nedeni diğer arabalardan biri bozulursa diye yedek olarak tutuluyormuş 🙂 … Kuveyt, Krallıkla yönetiliyor fakat öyle bir Kralları var ki, Kuveyt halkının 10 yılda 3 kere banka borçlarını ödemiş (Ev, araba vs.). Enteresan değil mi! Biz kazandığımız paranın yarısını vergi olarak devlete geri veriyorken, Krallıkla yönetilen Arap ülkesinde durum tam tersi…. İkinci sınıf işlerde dış ülkelerden gelen insanlar çalışıyor genelde. Özellikle Bangladeş, Filistin, Hindistan ve diğer fakir Arap ülkelerinden çalışanlar çok sayıda… Askerlik de bu insanlar tarafından paralı olarak yapılıyor… Fakat gözüme çarpan olay ise, biraz sınıf ayrımı yapılıyor. Mesela ikinci sınıf işlerde çalışanlar asansör de sizi görünce binmiyorlar. Sizi bilmiyorum ama bu durum benim midemi bulandırdı…

DSC_0067

Nasihatler…
Abimin iş hayatındaki bana en değerli nasihati: “İş hayatında iki tip insan tanıyacaksın, biri sürekli sorun çıkaran diğeri de o sorunları çözen. Sen her zaman o sorunları çözen ol.” Tam başaramasam da öyle olmaya çalışıyorum… Bu yoldaki en büyük kazancım, ekipçe bir şeyleri başarmaktan çok, galiba bu yolda güzel dostluklar ve arkadaşlıklar edinmem oldu. İyi ki varsınız…

Ölümle Yaşamak…
Bu geçen zamanda üzücü bir haber aldım… Lise arkadaşım Gizem Kıvılcım’ı kaybettim. Hayat dolu özgür bir kızdı… O kadar garip ki geçen sene bu zamanlarda birlikte gülüp konuştuğum o güler yüzlü kız artık yok. İlk defa yaşıtım bir arkadaşımı kaybediyorum, yaşamın adaleti pek yok ne yazık ki… Huzur içinde yat…

Karizmatik bir kişi olduğumu düşünmüyorum. Zaten ben de olmayan bir şeyin tarifini de size yapamam. Güzellik, para, popülerlik vs. bunların hepsinin gelip geçici olduğunu çok iyi biliyorum. O yüzden de ikili ilişkilerimde güven ve ahlakı hepsinin ötesinde tutuyorum. Çünkü inandığım bir şey var ki: Güveni belki ama güzel ahlakı hiçbir zaman para ile satın alamazsınız.  

Bu günlerde kendimi tanıyamıyorum.  Duygusal olarak öyle köşeye sıkışmış durumdayım ki ne ileri ne de geri gidebiliyorum. Adını koyamadığım bir durumun içindeyim. Durakta uzun bir süre bekleyip artık gelmeyeceğini düşünmeye başladığım otobüsü bekler gibiyim. İşte geliyor diye umutlanıp, ayağa kalkıp, sonra o değilmiş deyip yerime oturuyorum.

— Umarım gelir…

zamandan-tasarruf-tren-otobus-beklemek-listelist

How I wish I could describe her pain or my pain

The mystic light, the choir of smoke

The smell of wood, the pose, the joke

The dirty little world inside

That needs to come out

Needs to come out…

Share Button

Ben…

Son zamanlarda neredesin sen???

Genel yoğunluk diyelim 🙂

Önce yeniden öğrenci olduğumun haberini vereyim.  Güzel bir duygu yeniden öğrenci olmak ama lisanstaki gibi değil takibiki de. Genelde böyledir ya ikinci kez tekrarladığınız şeyden aldığınız haz hep daha azdır. Benim içinde biraz öyle oldu galiba. Bunu iktisattaki Azalan Verimler Kanuna göre de açıklayabilirim ama o kadar akademik bir yazı olmasını istemiyorum. Lisanstan farkı ne derseniz. İlk olarak artık 2 yıl iş deneyimim var. Derslerde aldığın ve alacağın teorik eğitimin neresinin daha önemli olduğunu ve olacağını kestirebiliyorsun. Anlatılan bir konuda artık senin için de güncel hayattan paylaşabileceğinbca1fdae051ec392a8742d5f27796bc6_400x400 bir tecrübe ve deneyiminin olması bence çok daha önemlisi. Diğer fark ise özel bir üniversite olması.Bunca yıldır Devlet okulları ve üniversitelerinde dirsek çürüten ben ilk kez özel bir üniversitedeydim. Farklı bir ortam yani. Ders bitiminde toplu ulaşım yerine herkesin kendi arabasına binip, konvoy halinde gitmesinden tut da, öğrenci işlerine kadar herkesin ingilizce konuşabildiği bir ortamın olması biraz garip geldi. Kayıttan sonra tatile gitmiştim. Ders kaydını yapmayı unutmuşum ders kayıt işleminin bitimine 1 saat kala hemen aranıp bu durumu bana bildirdiler. Dersi seçemeyecek durumda olduğumu anlattım, onlar da benim adıma gerekli dersleri seçmişler. Bu iyiliği devlet üniversitelerini geçin, anneniz babanız bile yapmaz 😀 Sınavlara gelince öğrenci profili biraz yüksek, umarım çan uygulanmaz  😛 Düşünsene büyük firmaların muhasebe ve finansal denetimini yapan 10 numara gözlüklü hintli adamlar ile aynı çan’a tabi tutuluyorsun. Biraz acımasızca değil mi ? 🙂

DCIM130GOPRO

Gelelim Tatile… Bu yaz farklı bir tatil yaptım diyebilirim. Doğadayız ekibi ile Fethiye de 54 kişilik kamp programına gittim. Her güne bir tane aktivititesi olan güzel eğlenceli bir programdı. Sabah 07:30’ta kalkıp kahvaltı yapıp, akşam 5’e kadar full aktiviteler içinde geçti. Tekne Turları, Rafting,Yamaç Paraşütü, Scuba Diving, Çamur Banyosu, Safari vs.  Doğayla o kadar iç içe ve aktif bir tatil geçiyorsunuz ki cep telefonuna bir sabah, bir de akşam bakabiliyorsunuz. Ülke gündemine 1 hafta ara veriyorsunuz ve en önemlisi de tüm yılın stresini bırakıyorsunuz. Hatta tatil dönüşü iş yerindeki bilgisayarımın şifresini dahi hatırlamıyordum.  Şimdilerde ise Forestanbul etkinliğine gitme arifesindeyim 🙂 Evlenmeden önceki bucket listesine mutlaka ekleyin derim.

100tam_bugday

Bugün marketing dersinde reklam tadında bir case çözdük. Uluslararası bir firmadan üst düzey olarak çalışan birisi geldi. Önce “Before the internet” üzerine paylaşımlarda bulundu sonra da case olarak “240 derece” adlı fırın işletmesinin konsepti üzerine yeni iletişim kanalları ve pazarlama stratejilerini geliştirilmesini istedi. Ulenn altı üstü bir ekmek amma abarttın diyebilirsin. Fakat adamlar hakikaten işin ambalajını güzelleştirmişler (İsteyen: http://www.240derece.com bakabilir) Bana Nöromarketing ve Pizza adlı  yazımı hatırlattı. Evet sundukları biraz niş özel bir pazar ;fakat kaliteli ve iyi bir ekmek herkesin hakkı deyip mass olmasa da ürünü farklılaştırılıp biraz daha büyük kitleye hitap edebilirler diye düşünüyorum. Hangi segmente bakarsanız bakın, kitle büyüse de küçülse de damak tadımız sıcak ekmek diyor bence. 2 kişilik gramajlı, 5’li veya 10’lu vs , dondurulmuş ekmek hamur paketleri satılabilir. Kendi fırınınızda özel olarak yoğurulmuş mayalı ekmeği insanlar kendileri de pişirip yapabilmeli diye düşünüyorum. Hatta hafta sonları pazar kahvaltılarında da bu ekmeğin yeri ayrı olur diye düşünüyorum 🙂 Bunu pizzacılar bile düşünmeli… Sattıkları şey ekmek hamurundan çokta farklı değil zaten 🙂 ( 30 dk da resimdeki sıcak ekmek için verebileceğiniz intrinsic value sizce de normal bir ekmekten daha yüksek değil midir? )

Share Button

Fotoğrafçılık – Kursu

canon_or_nikon

Geçen hafta Nikon makinayla, Canon Fotoğraçılık kursuna gittim… Açıkçası beni bu davranışımdan dolayı fazla iddialı buldular (O ne özgüven o hesabı) 🙂 Ben nereden bileyim bu iki marka kullanıcılarının birbirlerini sevmediğini 🙂 Kursun hocası seni buraya nasıl aldılar dedi (İçimden ohaaa…. Sanki tutuklandım, Canon Mahkemelerinde yargılanacağız dedim)  Hatta kursta, “Fotoğraf gezilerinde Canon’cular ile Nikoncular ayrı otururmuş” yok “Nikoncular fazla havalı oluyormuş” diye garip garip laflar döndü. Gerçi kursun sonunda ben de havaya girer gibi oldum ne hikmetse…. Ama bunda nikon makinanın etkisi nedir onu bilemiyorum tabi 🙂 Kendim adına, Canon’cuları da seviyorum (Zeytin dalını uzattım) 😛 Şunu belirteyim fotoğrafçılık pahalı bir hobiymiş. İşin tekniğine girdikçe hep daha iyisi için daha çok para vermeyi düşünüyorsunuz. Mesela Nikoncuların prime lens dediği aynı zamanda Canoncuların da sabit dedikleri lens ile arkası flu fotoğrafları çekmek çokta zor değil… İşin tekniğini açıklıyorum “Para” 😉  f: 1,4 ; 50 mm bir prime lens 1.439 TL veriyorsunuz Şip şak arkası flu fotoğraf 🙂 Yok ben fazla mükemelliyetçi değilim der iseniz f: 1,8 50 mm prime lens’e 300 TL para vererek de yapabilirsiniz. Eğer benim gibi aşırıya kaçmaz iseniz f:1,8 lens de işinizi görür. Temel fotoğrafçılık eğitiminden sonra Tıp daki TUS gibi bir alandan uzmanlaşıyorsunuz ve ona göre lens ve ekipmanları topluyorsunuz. Benim gibi amatör olarak takılıyor iseniz 24 mm :120 mm lens + Prime lens + Tripod (belki polarize filtre) işinizi görecektir.

Nikon 1917 de Japonya’da kuruluyor ( tıpkı ezeli rakibi Canon gibi) ve 1990 yılına kadar da pazardaki liderliğini bir şekilde elinde tutuyor. 1990 da Canon çeşitli yeni mercek teknolojisi (IS özellikli vs.) atılımlarıyla ezeli rakibi Nikon’un liderliğine son veriyor. Okuduğum kaynaklar böyle yazsa da bence bu konuya sadece teknoloji boyutundan da bakmamak lazım, çünkü ben Nikon’u pazarlama boyutunda da pasif buluyorum açıkçası. Örneğin Canon: fotoğraf makinesi alan tüm müşterilerine https://www.gorselakademi.net/ üzerinden video eğitimler ve Temel Fotoğrafçılık kursunu bedava veriyor. Tabii bu eğitimlerde iyi çekim için bazı teknikler (Hap diye tabir edilen) ve lenslerin tanıtımları da (reklamı) yapılıyor. Alanım biraz pazarlama olunca bu yöntemin güzel ve etkili olduğununu da eklemek istiyorum . Neden mi? Elinizdeki akıllı cep telefonları günümüz amatör fotoğrafçılarını tatmin edecek özellikteler. Çekim özelliği, kullanım kolaylığı ve müşteri deneyimi konusunda profesyonel makinelere göre bariz öndeler. O sebeple de günümüzde Akıllı telefon kullanıcısının, sürekli auto modda çekim yapan profesyonel makine kullanıcısından çokta farklı olmadığını düşünüyorum. Bu tarz kurslar da elindeki Mercedes’i Tofaş gibi kullanma diyor açıkçası 😉 Ama makine almanız da işi çözmeyecektir elbette… İşin zevkini almaya başladıkça daha iyi fotoğraf için daha çok para harcayacaksınız 🙂 Çünkü düzen böyle …

Kurstan Nikon Makine ile 😛 alan derinliği ile ilgili örnek bir çalışma paylaştım… (Bu arada fotoğraf teknik özellikleri: f: 5,4 55 mm ISO 200 yani klasik Normal sınıftan Lens.)

DSC_0049

Aşağıda Hap şeklinde kursta öğretilen kısa özet bilgi:

CapturDDe

Capture

Sloganımız: Anı Ölümsüzleştir 😉

Share Button